(The Turkish Post) – MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE
Artık iç politikanın sabit oyuncusu ve gündem belirleyicisi olarak gördüğümüz ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın, Türkiye-İsrail Ticaret anlaşmasından, “Akdeniz’den Hazar’a işbirliği”nden bahsetmesi polemik konusu olmaktan önce, üzerinde titizlikle durulması gereken bir mesele. Barrack elbette İsrail adına konuşuyor ve daha ötesi Bahçeli’yi rahatsız edecek ölçüde Türkiye adına da konuşuyor.
Gazze üzerinden İsrail hakkında edilen sözler tribünlerin tezahüratına boğuluyor, hamaset fırtınalarına konu oluyor. İsrail dünya ölçeğinde bir günah keçisi olarak ilan edildi. Gazze’deki yürek burkan manzaraların eşliğinde ne söyleseniz gidiyor. “Günah keçisi” tabiri, Yahudi inancından çıkmadır. Yıl boyu işlenen günahlar seçilen bir keçinin sırtına yüklenir ve keçi taşlanıp kovulunca insanlar günahlarından arınmış olur. Yahudilerin bugünkü günah keçisi ise Netenyahu.
İsrail gerçekleri:
Çözüm Süreci’ni çok faktörlü bir denklem olarak düşünürseniz, en belirleyici değişkenler arasına İsrail’i, daha doğrusu İsrail’in güvenliği meselesini koymak zorundasınız. Amerika bizdeki Çözüm Sürecine açık ve yalın olarak İsrail’in güvenliği perspektifinden yaklaşıyor ve bilhassa Suriye’de oyun kurucu rolünü bu perspektife yerleştiriyor.
Kürt sorununun çözümü, bilhassa 2009 ve 2013-15’ten farklı olarak ABD’nin üstlendiği bu rolden etkileniyor. Kısaca ABD, İsrail’in güvenliği adına, bölgedeki Kürt coğrafyasını kapsayan bir Türk-Kürt barışının inşasında yapıcı ve bazen de zorlayıcı bir rol üstleniyor. SDG’nin Şam’la uzlaşma müzakerelerinde Türkiye’nin talepleri istikametinde geri adımlar atmasında ABD’nin rolü önemliydi. ABD sadece Türkiye ile Kürtleri değil, bağımsız olarak Kürtleri de kendi aralarında uzlaştırmak için çaba harcıyor.
Herkes için rahatsız edici bir manzara olarak görülebilir; ancak Sürecin reelpolitiği bu zeminde ve çerçevede ilerliyor.
Meseleyi kavramak için İsrail gerçeğinin içinde yer alan çelişkili gerçeklere bakmamız lâzım.
İsrail’in güvenliği meselesi Likud Cephesi, yani Netenyahu liderliği ile dünyaya yayılmış, bilhassa finans kapitale egemen Yahudiler arasında amansız bir kavga konusu. Gazze kıyımı beynelmilel Yahudi imajına çok zarar verdi. Yahudi sermayesi endişeye kapıldı. İsrail’in içinde, dünya ölçeğinde Filistinlilere destek veren Yahudileri ciddiye almayabilirsiniz; ancak Netenyahu’yu Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılayıp mahkûm edenler yine Yahudilerdi.
Trump ve ABD’nin güvenlik birimleri, doğal olarak uluslararası Yahudi sermayesinin, doğrudan ABD’deki Yahudi lobisinin tercihlerini temsil ediyor. Trump bu yüzden tatlı-sert arada Netenyahu’ya ayar veriyor. Gazze sorunu çözüldükten sonra muhtemeldir ki bütün günahlar Netenyahu’nun sırtına yüklenecek ve günah keçisi taşlanarak kovulacak.
Netenyahu, bir Türk-Kürt çatışması imkânını zorladı; ancak karşı taraf yani ABD tarafından temsil edilen Yahudi çevreleri İsrail’in güvenliği için Türk-Kürt barışını, hem bölgeyi kalıcı bir istikrara kavuşturmak, hem de Yahudi imajını korumak adına tercih etmiş görünüyor. Böyle olmasa ABD, yıllardır eğitip-donattığı Suriye Kürtlerini neden paketleyip teslim etsin? Şara’ya abartılı desteği neden versin?
Akdeniz-Hazar:
Hakkını teslim edelim: AK Parti iktidarı, İsrail’e karşı reelpolitiğin mecburiyetlerine uygun davranıyor. Derinlerde temel açmazı ve derdi, vazgeçemediği İslâmcı damardan kaynaklanıyor. Türkiye, iktidarın kurduğu dil yüzünden Gazze meselesine Filistin davası olarak değil Hamas davası olarak yaklaştı. Şimdi, ateşkesle birlikte hem Hamas hem de Türkiye’nin Gazze politikası tasfiye ediliyor.
Gazze’de kitlesel kıyımlar yaşanırken Hükümetimizin arka kapıdan İsrail ile ticarete devam etmesinin izahı zordu ama reelpoltiğin gereklerine uygundu. Trump ile görüşen Cumhurbaşkanımızın Boeing uçaklarının yanında, ABD’nin tartışılmaz önceliği olan İsrail’in güvenliği konusunda taahhütlerde bulunmadığını varsayabilir miyiz? Bu yaklaşımı bir çifte standart olarak değil, Türkiye’nin reelpolitik çıkarlarına uygun yalın bir tavır olarak görmeniz lâzım. İslâmcı tercihler, reelpolitik kayasına çarpıp dağılıyor.
İsrail, ABD desteği ile Şii Hilali’ni darmadağın etti, İran’ı uzun süre iş göremez hale getirdi. Elini kaldırıp taş atmadığı halde meydan Türkiye’ye kaldı. Suriye’de Esad rejiminin sona erdirilmesini ve eş zamanlı olarak Çözüm Süreci’nin başlayıp sağlam adımlarla yoluna devam etmesini, bu gelişmelerden bağımsız göremezsiniz.
Garip bir paradoks var. Cumhur İttifakı’nın iki ortağı da İsrail’e verip veriştiriyor; ancak hamasetin ve tribünlerin aksine Türkiye İsrail ile, ABD onayı ile son derece uyumlu ve yakın politikalar izliyor. Daha öteye geçip, önümüzde ortak çıkarlara dayalı bir gelecekten bahseden birileri bile çıkabiliyor. Barrack bunu yapıyor.
Azerbaycan’da İsrail sempatisi, Karabağ konusunda alınan destekle arttı. Başka bir yazıya konu edilecek Yahudi tarihine dair sebepler de var. İsrail, “tek millet-iki devlet” ilan edilen Türkiye-Azerbaycan ortaklığının üçüncü ortağı olarak devreye girmeye çalışıyor.
Asıl meselemiz, yani Çözüm Süreci’nde Netenyahu ve Likud Cephesi’ni dışarda bırakırsanız ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinin temel eksenini oluşturan İsrail’in güvenliği meselesi bize içine yerleştiğimiz uluslararası çerçevenin önemli kısmını gösteriyor. Bu çerçevenin dışında ne var?
Hamaset ve tribünlere mesaj bir yere kadar. Hemen dibimizde bir İsrail gerçeği var; üstelik Orta Doğu’nun iki patronu, Türkiye ve İsrail’den ibaret.























