(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
TDK sözlüğüne göre meşruiyet, “Kişi ya da toplum için makbul, geçerli ve uygun olan şeylerin tamamı”dır. Kelimenin zıt anlamı ise uygunsuz, yasak, yasa dışı, sakıncalı olan demek.
Yüksek eğitim görmeden, bireysel çabanızla kendinizi geliştirebilir, belki bir profesör kadar bilgili olabilirsiniz. Bu, teknik olarak mümkündür. Ancak profesör olabilmek için devlet tarafından onaylanan eğitim kurumlarında eğitim görmeniz ve yetkinlik belgesi almanız gerekir. Bu belgeleri almadan profesörün yaptığı işi yapmaya kalkarsanız hukuken sorumlu olursunuz.
Birbirini çok seven bir çift, uzun yıllar boyunca sadakat ve dayanışma duygusuyla birlikte yaşayabilir. Bu beraberlikten çocuk sahibi bile olabilir. Ancak sıra resmi işlemlere geldiğinde, bu çift evli çiftlerin yasal haklarından mahrum kalır. Çünkü bu beraberlik devletin kurallarına göre “meşru” değildir.
Devlet yönetimine talip olan biri öncelikle halkın çoğunluğunun onayını almalıdır. Devlet başkanının meşruiyeti halkın iradesi, seçimler, anayasalar ve hukuk düzeneğinin olması gerektiği şekilde işlemesiyle mümkündür. Aksi taktirde politik meşruiyeti sorgulanır.
Yöneticisini seçme sorumluluğuna ve hakkına sahip olan yurttaşlar bu kararı sadece kendisi için almaz. Bireyler öncelikle kendi çıkarlarını düşünse de toplumun çıkarlarını da düşünmelidir. Bu sorumluluk sadece oy verme zamanlarına has değildir; yurttaş yöneticisinin yapıp ettiklerini takip eder, sorgular, ahlaki ve yasal kurallara uyulmaması durumunda verdiği yetkiyi yöneticinin elinden alır.
Yurttaş, kendisine düşen sorumluluğu yapmazsa mevcut durumdan şikâyet etme hakkına sahip olamaz, çünkü bu duruma doğrudan katkısı vardır.
***
Konuşmak veya yazmak kolay, sonuçta yasalar ve evrensel ahlâk kuralları belli. Asıl mesele birey olarak yapıp ettiklerimizle bulunduğumuz yeri doldurmak.
Söz konusu ülkemiz olduğunda özellikle son on yılda hemen her konuda ipin ucu kaçtı. Öyle kaçtı ki, bireysel çıkarlar tek başına belirleyici oldu ve bütün eylemlerin temel amacı hâline geldi.
Bireysel çıkarları bir şekilde desteklenen yurttaşlar -iş, kömür, makarna para gibi sosyal yardım alanlar- bu kazancı kaybetmemek için bütüne bakmayı veya bütünde olanları irdelemeyi reddetti. Çünkü çıkar kapısına yapacağı en küçük eleştiri çıkarın kaybı demekti, bunu göze alan pek olmadı. Ta ki, kendisini ve ailesini sarsan şiddetli bir darbeye maruz kalıncaya kadar.
Eskiler bazen doğru söyler: Halk ne ise yöneticisi de odur. Sütsen, ancak süt kaymağı tutarsın. Bu bağlamda alt ve üst içsel dinamiklerle birbirine bağlı demektir. Aksi mümkün değildir.
Halk kendi çıkarı doğrultusunda davranıyorsa ve bunu meşru görüyorsa, böyle bir halkın yöneticisi de öyle yaptığında tencere kapak durumu iyice kenetlenir.
Yönetici küresel güçlerin dayatmalarına karşı çıkmak şöyle dursun, bazı durumlarda yurdun çıkarlarını ayaklar altına serme fırsatını bile ganimet bilme havasına girebilir. Olabilir bunlar. Neden olmasın?
Hangi örneği öne çıkaralım? Çıkarının peşindeki yurttaşı mı, yöneticiyi mi?
Herkes Trump’a verilen tavizlerden, halka yapılan ihanetlerden söz ediyor. Söylenenler haksız mı, yoksa haklılık payı var mı? Bunu önümüzdeki günlerde anlayabileceğiz.
Ancak 17/25 Aralık dönemini görülmemiş bir argümanla (çalıyor ama çalışıyor) meşrulaştıran, 2017’de mühürsüz oylara geçit veren, yılan kendisine dokunmadıkça yılanı besleme yolunu seçen bu halk ve muhalif siyaset değil mi?
***
Bu arada evrensel ahlâk yasalarının dayatmasıyla dünyanın karanlığına fer vermeye çalışan üst insanlara haksızlık etmemeliyiz.
Evet, kötülüğün böylesine sıradanlaştığı ve normalleştiği hatta kabul gördüğü böyle bir dönemde, vicdan ve ahlak sahipleri üst insan konumunda.
Son tahlilde çözüm yolunu ve aydınlığı bulacak olan, onlar.
Kalitesiyle olduğu yerde duran ve hayatın anlamını bu duruşta bulan insanlar, meydana getirecekleri kelebek etkisiyle dünyayı ve kendi toplumlarını değiştirip dönüştüreceklerdir.
***
Bu arada yüreğimizin yeni yangınına değinmek gerekir. 20 Temmuz OHAL darbesinden sonra işinden atılan, beş yıl cezaevinde kaldıktan sonra hayatta kalma mücadelesi veren öğretmen Ali Ülker, iki gün önce bu mücadeleden vazgeçti. Yakınlarıyla görüşmedim, fakat konuyla ilgili bilimsel araştırması olan bir akademisyen olarak onun neden vazgeçtiğini biliyor gibi tahmin ediyorum: Her muhafazakâr devletine bağlı yurttaş gibi, yıllarca kutsal devlet mekanizmasının özüne uygun yaşamasına rağmen bir gece yarısında terörist olarak ilan edilmek, dahası toplumun bütün katmanlarında bu algıya uygun muamele görmek…
Aradan geçen dokuz yıla rağmen, politik ve sosyal arenada bu adaletsizliğin giderilmesi için kimsenin kılının bile kıpırdamaması, minik bir rüzgârın bile esmemesi 51 yaşındaki öğretmen Ali Ülker’i Camus’nun işaret ettiği noktaya getirdi: Çabalamaya gerek yok!
***
Merhumun bu duygu ve düşüncesini hiç taşımadım. Hicran dolu bir yirmi dört saatten sonra da kendime verdiğim sözü yineliyorum: Türkiye toplumu hukuk zeminine ulaşıncaya kadar en büyük görevim ve mutluluk kaynağım yaşamak olacaktır.




















