(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de ekonomik sıkıntının en görünür olduğu dönemlerden birinde kafeler hâlâ kalabalık. Kahve fiyatları birkaç yıl öncesine göre ciddi biçimde yükselmiş olmasına rağmen özellikle gençlerin oturduğu masalarda yer bulmak zor. İlk bakışta bu manzara bir çelişki gibi görünüyor: Gelirlerden ve hayat pahalılığından şikâyet eden bir toplum, neden parasını kahveye ve dışarıda yeme içmeye harcamaya devam ediyor?
Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın 28 Ağustos 2026 tarihli “Cafe latte ekonomisi: Bir fincanda iki Türkiye” çalışması, tam da bu görüntünün arkasındaki ekonomik dönüşüme bakıyor. TEPAV’a göre Türkiye’de kayıtlı yeme-içme iş yeri sayısı 2010’da 62 bin iken 2025’te 159 bine yükseldi. Yani kafe ve restoranların büyümesi yalnızca sokaktaki gözlemin değil, verilerin de gösterdiği bir gerçek.
Fakat burada önemli bir ayrım var: Bir sektörün büyümesi, o sektörü kullanan herkesin zenginleştiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine, Türkiye’de kafe ekonomisinin büyümesi gelir dağılımındaki ayrışmayı daha görünür hale getiriyor. Dışarıda yemek yemek ve kahve içmek bir dönem orta sınıfın günlük hayatına daha fazla yerleşirken, artan fiyatlarla birlikte bu tüketimin maliyeti de yükseldi. Bugün aynı kafede oturan insanların ekonomik koşulları birbirinden çok daha farklı. Bu yüzden artık kafelerin doluluğuna bakarak “İnsanların parası var” demek mümkün değil. Çünkü insanların tüketim davranışı yalnızca gelirleriyle değil, paralarını neye harcamayı tercih ettikleriyle de şekilleniyor.
Ev, otomobil ya da uzun bir tatil için gereken para milyonlarca insan için ulaşılması zor hedeflere dönüştükçe, daha küçük harcamalar görece önem kazanıyor. Bir ev alamayan, otomobil alamayan veya düzenli birikim yapmakta zorlanan genç için birkaç yüz liralık kahve hâlâ ulaşılabilir bir tüketim biçimi olabiliyor. Bu nedenle kahve, sadece bir içecek olmaktan çıkıyor. Birkaç saatlik sosyalleşme, çalışabileceği bir masa, arkadaşlarla buluşma ve gündelik hayatın stresinden uzaklaşma imkânı satın alınıyor. Başka bir ifadeyle, büyük tüketim hedefleri uzaklaştıkça küçük tüketimler önem kazanıyor. Ancak bu durumun ekonominin üretim tarafında daha önemli bir karşılığı var.
Kafe ve restoranlar çok sayıda genç için istihdam yaratıyor. Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de asıl soru, yaratılan işlerin niteliği. Eğer ekonomi yüksek ücretli ve yüksek verimli işlerden daha hızlı şekilde düşük ücretli hizmet işlerine istihdam aktarıyorsa, kafe sayısındaki artış tek başına sağlıklı bir büyüme göstergesi olmaktan çıkıyor. Burada Türkiye’nin genç iş gücü açısından önemli bir problem ortaya çıkıyor.
Üniversite mezunu gençlerin eğitimlerine uygun iş bulmakta zorlandığı, buna karşılık hizmet sektörünün sürekli yeni çalışan talep ettiği bir ekonomide kafeler bir çeşit istihdam süngeri haline geliyor. Gençler iş buluyor ancak buldukları iş, eğitimlerinin ve beklentilerinin karşılığı olmayabiliyor.
Bu durum kafenin içinde bile görülebiliyor. Masada bilgisayarını açmış çalışan genç ile birkaç metre ötede kahve hazırlayan genç aynı yaş grubunda olabilir. Biri dijital ekonominin daha yüksek ücretli alanlarına ulaşmaya çalışırken diğeri düşük ücretli hizmet ekonomisinin içinde çalışıyor. Aynı mekânda iki farklı Türkiye ortaya çıkıyor.
TEPAV’ın “Bir fincanda iki Türkiye” ifadesinin asıl anlamı da burada önem kazanıyor. Mesele yalnızca kahveyi kimin içebildiği değil; kahvenin üretildiği ekonomik sistem içinde gelirin nasıl dağıldığı. Bu ayrım Türkiye’nin geleceği açısından daha önemli bir soruya işaret ediyor: Ekonomi yeni iş yaratıyor ama bu işler ne kadar verimli? Çünkü işsizliği azaltmak ile kaliteli istihdam yaratmak aynı şey değil. Bir ekonomide insanlar çalışıyor olabilir ancak düşük ücretli, düşük verimli ve eğitim seviyelerinin altında işlerde yoğunlaşıyorsa, istihdam artışı toplumun refahına sınırlı katkı yapar.
Yunanistan örneği bu nedenle dikkat çekici. Ekonomik kriz sonrasında turizm, konaklama ve yiyecek-içecek sektörü ülkede önemli bir istihdam alanına dönüştü. Fakat bu büyüme yüksek katma değerli üretimin yerini alan bir hizmet ekonomisinin ortaya çıkmasıyla birlikte değerlendirilmek zorunda kaldı.
Türkiye henüz aynı noktada değil. Ülkede teknoloji, yazılım ve bilgi yoğun hizmetler de büyüyor. Dolayısıyla Türkiye ekonomisini doğrudan Yunanistan’ın yaşadığı sürece indirgemek doğru olmaz. Ancak hangi sektörlerin daha fazla istihdam yarattığı, ekonomik dönüşümün yönü hakkında önemli ipuçları veriyor. Bir başka sorun ise bu büyümenin yerli üretimle bağlantısı. Kafeler çoğalıyor, restoranlar büyüyor, dışarıda yeme içme harcamaları artıyor. Fakat bu zincirin ne kadarı Türkiye’deki çiftçiye, gıda üreticisine ve yerli sanayiye dönüyor?
Kahve çekirdeğinin önemli bölümünü ithal ediyoruz. Ancak mesele yalnızca kahve değil. Süt, meyve, un, şeker ve diğer girdiler de bu sektörün büyümesinden pay alıyor. Eğer yeme-içme sektörü büyürken yerli tarım ve gıda üretimi aynı ölçüde güçlenmiyorsa, ortaya ilginç bir tablo çıkıyor: Türkiye daha fazla kahve satıyor ama bu büyümenin üretim tarafındaki etkisi aynı ölçüde büyümüyor. Bu nedenle kafe ekonomisini yalnızca tüketim alışkanlıkları üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor. Asıl mesele, Türkiye’nin neden bu kadar hızlı biçimde hizmet sektöründe iş yaratmak zorunda kaldığı.
Çünkü yüksek katma değerli sektörler yeterince hızlı büyümediğinde, iş gücü kendisine daha kolay giriş imkânı sağlayan sektörlere yöneliyor. Kafe, restoran, turizm ve perakende de bu noktada öne çıkıyor. Bu sektörler iş yaratıyor fakat yaratılan işin ücret ve verimlilik kapasitesi sınırlı kalabiliyor. Sonuçta ortaya oldukça ironik bir ekonomik manzara çıkıyor. Kafeler kalabalık. İşletme sayısı artıyor. Kahve satışları büyüyor. İnsanlar hâlâ dışarıda sosyalleşiyor. Ama bu görüntünün arkasında daha düşük satın alma gücü, artan fiyatlar ve gençlerin niteliklerine uygun iş bulma sorunu bulunuyor.
Bir ülkenin refahını kafelerdeki masa sayısı değil, o masada oturanlarla o masaya hizmet edenler arasındaki gelir farkı anlatıyor. Ve Türkiye’nin bugünkü ekonomik fotoğrafında, o fark giderek daha görünür hale geliyor.























