(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
İnanın kulaklarıma inanamıyorum… Türkiye’de bu kadar gündemin hızlı değişmesi normal olmamalı. Avrupa’nın her hangi bir ülkesinde, bir yılda yaşanan sosyal ve toplumsal olaylar, Türkiye’de bir hafta içerisinde yaşanıyor. En üzücü olansa, yaşanan skandalların, birkaç gün sonra unutuluyor olmasıydı. Hiç unutmam… Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, milletvekili maaşlarına yapılacak zamla ilgili, Meclis kürsüsünde dile getirdiği ifadeler, gerçeği ortaya koyuyordu. Arınç’ın “Bizden öncekiler hazine tahsisleriyle hepsi yazlıklara kavuştu hepsi. Kendimize geldiğimiz zaman ‘Aman laf olur.’ Ne lafı olacak, üç gün konuşurlar dördüncü gün biter kardeşim.” sözleri gündeme kurşun gibi düşmüştü. Ancak dediğinde haksız da sayılmazdı. Bu toplum gerçekten de üç beş içerisinde her şeyi unutuyordu. Geriye dönmek ve hafıza tazelemek bu toplumun gündeminde asla yoktu.
Bu ifadeleri neden mi kullanmak zorunda kaldım? Allah aşkına herkes başını iki eli arasına alıp düşünsün! Bu ülkede son birkaç ay içerisinde insanlık dışı onlarca vaka yaşandı. Çocuk ve kadın ölümleri, sokak ortasında infazlar ve serseri mayın gibi dolaşan çete olayları bu ülkede yaşandı. Sonrasında ne mi oldu? Bülent Arınç Beyefendinin dile getirdiği üzere, birkaç gün konuşuldu. Sonrasında hemen unutuldu. Devamında yeni gündemlerle, bir öncekini unutturan basın organlarını da unutmamak gerekiyor tabii ki.
İşte her şey yolunda gidiyor derken, ülke gündemine bu kez, sahte diplomalarla kamusal görevler alan, e-imza yoluyla devletin en mahrem sistemlerine sızan çetelerin hukuku nasıl ayaklar altına aldığı ortaya çıktı. İnsan uzaklardan da olsa, sosyal medya aracılığıyla yaşanan trajediyi adım adım takip ediyor. Ne yalan söyleyeyim… Benim artık midem daha fazlasını kaldırmadı. Devletin en mahremine giren çeteler, organize suç gurupları, ondan fazla stratejik kurumun başkanının ve yetkilisinin e imzasını kopyalamış. Yanlış duymadınız. Devletin mahremini teslim ettiği kurum yetkilileri, olanlardan habersiz koltuklarında oturmaya devam etmişler. Çeteler neler mi yapmış? Sahte diploma hazırlamış, ihale dağıtmış ve not sistemine müdahale ederek, on binlerce insanın hakkına girmiş. Ama nedendir bilinmez? Ortalık sanki lağım çukuru patlamış gibi koku yayarken etrafa, mahremine el sürülen kişiler, cesurca istifasını bile sunamadılar. İşte kalbime bir hançer gibi saplanan asıl nokta bu. Düşünün bir Japon mühendis milimetrik bir hatadan dolayı masum bir işçi hayatını kaybettiği için, canına kıyıyordu. Ben onlardan intihar etmelerini beklemiyorum. Ancak onurlu bir şekilde istifa beklemek de en doğal hakkımız olsa gerek.
Yaşanan bu olay skandalın çok ötesinde. Çünkü olayın ortaya çıkarılması, yalnızca bir adli vaka değil; aynı zamanda derin bir toplumsal yozlaşmanın da kanıtı aslında. Bu çetelerin varlığı, artık sahte belgelerin değil, sahte hayatların makbul görüldüğü bir düzenin hüküm sürdüğünü gösteriyor. Sahte diploma çetesinin yaptığı ahlak dışı olaylar, yalnızca birkaç memurun, ya da birkaç memurun yakınıymış gibi yapılan kişilerin sahtekârlığı değil kesinlikle. Asıl mesele, liyakatten çok bağlantının, emekten çok gösterişin, ahlaktan çok görünürlüğün değer gördüğü bir toplum düzeninin ortaya çıkmasıdır. Bir ülkede insanlar diplomasız doktor, avukat, hâkim, savcı ve eczacı olabiliyorsa, o ülkenin hastaneleri, adliyeleri ve sosyal hayatı yalnızca bedenleri değil, vicdanları da kaybetmiş demektir. Üzücü olansa, toplumun en ufak bir vakada bile karpuz gibi ikiye ayrılmış olmasıydı. Evet, ortada devletin güvenliğini tehdit eden bir çetenin varlığından ziyade, toplumun nasıl oldu da, bu ahlak ve vicdan dışı yaklaşıma tevessül etmesiydi.
Gençlerimizin gecelerini gündüzlerini heba ettiği bir ortamda, birilerinin hiçbir emek ortaya koymadan, bir mesleğe sahip olması nasıl makul görülmüştü acaba? Nasıl oluyor da bir kişi, yıllarca eğitim görenlerin yerine sahte bir belgeyle geçip hayatlarını teslim alabilmişti? Bunun sadece bir kişinin hilesiyle açıklanması mümkün değil. Bu, sistemi saran bir vurdumduymazlığın, denetimsizliğin, hatta bazen açıkça göz yumulmuş ahlaki çöküntünün sonucudur. Üzülerek söylemem gerekir ki, bu vicdansızlar yalnızca belgeleri değil, mesleğin onurunu da çalmışlardı. Gerçek bir öğretmenin, doktorun, hakimin, savcının, mimarın ve mühendisin yıllarca verdiği emeği bir sahte diplomayla yerle bir eden bu düzene sessiz kalmak, suça ortak olmaktı açıkçası.
Bu aşamadan sonra kim ki, bu vebalı ortama destek verirse, toplumsal çürümüşlüğün ortağıdır. Bunun a partisi ya da b partisiyle bir ilişkisi yoktur. Önümüzde iki seçenek var. Ya toplum çürümüşlüğe destek verecek, ‘kol kırılır yen içinde kalır” diyecek. Ya da kangren olmuş organları kökünden kazıyacak. Bana kalırsa, akıllı bir devlet ve devlet adabı ikinci yolu tercih eder. Bu vakada ismi geçen, zafiyeti tespit edilen bütün kişi ve kurumlar, yeniden gözden geçirilmeli. Hatta görevliler düşünülmeden kapı önüne konulmalı. Örneğin benim yaşadığım ülkede bu skandal yaşansaydı… Öncelikle iktidar yetkilileri ya da kurum görevlileri görevinden istifa etmişti. Çünkü sokaklardaki tepkiler, buna kapı aralardı. Ama Türkiye’de belli çevrelerin, şimdiden kafalarını kuma gömdüklerinden şüphem yok.
Son olarak şunu kayıtlara geçirmem gerekiyor. Ne yazık ki, gelinen süreçte mesele diploma değil; mesele vicdanların sorgulanmasıdır. Sahte belgeler ve çeteler yakalanabilir, ama sahte ahlakın izi daha derinlerdedir. Eğer toplum, gerçekten adalet, liyakat ve hakikat temelli bir düzen istiyorsa; önce kendi içindeki sahte değerlere savaş açmasını bilmelidir. Yoksa önümüzdeki belgeler değişir, ama çürümenin kökü baki kalır. Aksi durumda, Sayın Arınç’ın söylediği gibi, “Ne lafı olacak, üç gün konuşurlar dördüncü gün biter kardeşim.” denirse işte o zaman toplumsal olarak korkmamız gerekir. Bu aşamada toplumun vicdanını kaybettiği anlamına gelir. Vicdanla imtihanını kaybetmiş bir toplumdan da gelecek adına hiçbir refah ve özgürlük beklenemez.





















