(The Turkish Post) – MERCAN BULUT
Sosyal medyada gezinirken önüme bir video düştü. Haliyle konuşanı tanıyınca, ne söylediklerini merak ediyorsunuz. Hayır, bu söylem kendisinin gazeteciliğini beğeniyorum anlamına gelmesin sakın! Sadece eski bir sosyal bilişimci olarak dinleme isteği diyebilirsiniz. Konuşan ekranların muhalif olarak bildiği, ancak “İsa’ya da Musa’ya bir türlü yaranamayan” gazeteci İsmail Küçükkaya’dan başkası değildi. Küçükkaya, gazeteci Cüneyt Özdemir’in kendisine “Bu dönemdeki en büyük hünerimiz, kendimizi bu dört badireden koruyarak işimizi yapmaktır” dediğini ifade ediyor. Küçükkaya’nın aktardığına göre; Türkiye’de gazeteci kalabilmenin dört temel şartı olarak; öldürülmemek, hapse düşmemek, dayak yememek ve işsiz kalmamak gösteriliyor. Burada Küçükkaya ve Özdemir’in gazeteciliklerini sorgulamak benim haddime değil tabii ki. Ben sadece gazetecilik refleksi taşıyan bir insanın bu düşünceleri benimsemesi halinde, mesleğini yapamayacağını düşünenlerdenim.
Aslında Türkiye gazeteciliğin iki boyutu var. Birincisi sokağın nabzını tutup toz yutanlar, diğerleri de lüks rezidanslarında klimalı ortamlarda aforizma üfürenler. Yıllarca üst düzey yöneticilerle yemekte ve sosyal ortamlarda buluşmamda da buna defaatle şahit oldum. Mesleğin aslında kahrını çekenlerin hem muhabirler olduğuna inandım. Hala da aynı kanaatteyim.
Dedim ya… Bir de mesleğin lüks kısmı var. Gazetelerin ve televizyonların üst düzey yöneticiliğini yapmış ancak bir ancak tepe takla atmış onlarca isim sayarım size. Çünkü tepede kalmak her zaman zordur. Rüzgar orada çok sert eser. Bir anda kendinizi rezidansın giriş kapısında bulursunuz. Ama yöneticilik yapılırken, sergilen nobran bir dil ve uygunsuz yaşam deneyimleri, bir anda bütün kariyerlerini yerle bir edebiliyor. Kimlerden bahsettiğimi az çok anlamışsınızdır. Bir dönem Haber Türk televizyonunda boy gösteren, özentili dil kullanan ve İslamcı kimliklerini göstermeye çalışan bazı tipler vardı.
Mehmet Akif Ersoy, Veyis Ateş ve Cem Küçük bunlardan sadece bir kaçıydı… İşte bir dönem televizyon ekranlarında gazetecilik yapan, haber sunan, yorumlayan ve kamuoyuna “doğruyu gösterme” iddiasıyla konuşan bu isimler bugün çok daha farklı bir tartışmanın merkezinde yer alıyor. Hem de adları gazetecilikle hiç anılmıyor.
Tahliye olduklarında da, üzerlerine yapışan bu iddialar onların peşini hiç bırakmayacak haliyle. Örneğin; Mehmet Akif Ersoy hakkında hazırlanan ve mahkemece kabul edilen iddianamede suç örgütü kurma ve yönetme, 11 kez nitelikli cinsel saldırı, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti ya da sağlama ve uyuşturucu kullanımını kolaylaştırma gibi son derece ağır suçlamalar bulunuyor. Savcılık bu suçlamalar kapsamında, Ersoy hakkında 286 yıl 2 aya kadar hapis cezası talep ediyor.
Bu tablo, yalnızca bir adli dosyanın konusu değil. Aynı zamanda Türkiye’deki medya düzeninin, güç ilişkilerinin ve gazetecilik mesleğinin itibarı açısından da ciddi sorular ortaya çıkarıyor. Çünkü gazetecilik, başkalarının hayatını didik didik etmekten ibaret değil. Gazetecinin elindeki ekran, mikrofon ve köşe; başkalarını yargılamak için verilmiş bir ayrıcalık değil. Kamu adına kullanılması gereken bir emanet. Ekran önüne çıkanların da bu emanete sahip çıkması gerekiyor. Ekran önünde özenli bir dil kullanıp ve ahlaki bir duruş sergileyip, ekran gerisinde çalışanlarına uygunsuz tekliflerde bulunan bir kişi, gazeteci de olamaz yönetici de…
Bir gazeteci ekrandan insanlara ahlak, hukuk, devlet, aile, toplum ve değerler konusunda ders verirken, kendi çevresinde çok daha farklı ilişkiler ağı kurmuşsa burada yalnızca bireysel bir çelişki değil, mesleki bir güven sorunu ortaya çıkar.
Gazeteci Akif Ersoy, Cem Küçük, Tahir Sarıkaya ve Veysi Ateş gibi isimlerin dosyalarında ortaya atılan iddiaların ağırlığı da tam olarak burada önem kazanıyor. Elbette nihai kararı mahkeme verecek. Ancak soruşturma ve iddianameye yansıyan suçlamalar, “ekrandaki gazeteci” ile “ekranın arkasındaki güç ilişkileri” arasındaki mesafenin sorgulanmasını zorunlu kılıyor. Bir dönem ekranlarda herkesi tehdit eden Cem Küçük isimli gazetecinin ortaya çıkarılan ilişki ağı da aslında bu tutarsızlığı gözler önüne seriyor.
VEYSİ ATEŞ VE BİR DÜŞÜNCENİN İFLASI
Veyis Ateş’in de aynı soruşturma bağlamında gündeme gelmesi, üstelik Ersoy’un ek ifadesinde Ateş hakkında uyuşturucuyla ilgili iddialar ileri sürmesi, medya dünyasındaki eski ilişkilerin yeniden tartışılmasına yol açıyor.
Asıl mesele de zaten birkaç kişinin şahsi hayatından ibaret değil. Mesele, Türkiye’de gazeteciliğin zaman zaman nasıl bir güç gösterisine dönüştürülebildiği. Bir gazeteci, siyasi ve ekonomik güç merkezlerine yakınlaştıkça haberci olmaktan çıkıp “gücün sözcüsü” haline gelirse, elindeki mesleki itibar kişisel nüfuz aracına dönüşebiliyor.
O noktadan sonra tehdit, şantaj, baskı veya nüfuz kullanımı gibi iddialar ortaya çıktığında tartışılması gereken yalnızca o kişinin bireysel sorumluluğu değil, o kişiye bu kadar güç sağlayan medya düzenini de konuşmak gerekiyor.
Gazetecinin görevi insanları korkutmak değil, korkulanların üzerine gitmek olmalı.
Gazetecinin görevi rakibini susturmak değil, susturulmak isteneni konuşturmak olmalı.
Gazetecinin görevi şantaj yapmak değil, şantaj mekanizmalarını ortaya çıkarmalı.
Gazetecinin görevi güçlülerin karanlık odalarında pazarlık yapmak değil, o odaların kapısını kamu adına açmalı.
Bu nedenle bugün yaşananlar, medya dünyası için yalnızca bir magazin veya adliye haberi olarak görülmemeli.
Eğer bir dönemin ekran yüzleri gerçekten kendilerine yöneltilen ağır suçlamalarla mahkeme önüne çıkıyorsa, bu durum gazetecilik mesleğinin ahlaki sermayesinin ne kadar kolay tüketilebildiğini de gösteriyor bize.
Ve belki de en acı soru şudur:
Başkasının hayatını, ahlakını ve itibarını her gün ekranlarda sorgulayanlar; kendi hayatları sorgulanmaya başladığında aynı ölçüyü kendileri için de kabul edebilecekler mi?
Gazetecilik, başkalarının kusurlarını büyütüp kendi kusurlarını küçültme sanatı değil.
Gazetecilik; güç karşısında eğilmemek, bilgiyi silah olarak kullanmamak, insanların zaaflarını menfaat aracına dönüştürmemek ve en önemlisi, kendini haberin üzerinde görmemekten geçer.
Bugün bu isimler hakkındaki adli süreçler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, medya açısından çıkarılması gereken ders değişmeyecektir.
Ekranda ahlak dağıtmak kolaydır.
Asıl mesele, kamera kapandığında da aynı ahlaki ölçüyü koruyabilmekten olmalıdır.























