(The Turkish Post) – HALİM YILMAZ
Türkiye tarihi bir süreçten geçiyor. Ülkenin yarım asrına ipotek koymuş bir terör örgütü, TBMM’nde kurulan “Çözüm Masası”nın ardından silah bırakma kararı aldı. Ardından da Meclis, örgüt mensuplarının tahliyesi ya da cezalarının ertelenmesi için önemli bir düzenlemeyi yüksek oy çoğunluğu ile kanunlaştırdı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasının ardından da örgütün tasfiyesi ve tamamen silah bırakması için hukuki bir adımların yolu açılmış oldu.
Dünyayı yakından takip eden herkes, bu tür silahlı gruplarının tasfiyesinin hukuktan geçtiğini gayet iyi bilir. Kaldı ki, IRA, ETA ve Tamim Gerilları gibi örgütler de, bulundukları ülkelerde siyasetin güvencesi ve kucaklayıcı iklimin etkisiyle pasif hale getirildi. Yeni dönemde atılacak yeni hukuki adımlar ve sosyal hayatın kucaklayıcı ikliminin genişlemesiyle ülkede, yeni bir dönemin kapısının sonuna kadar aralanacağını söylemem gerekiyor.
Yukarıda ifade ettim. Karşınızda yıllarca mücadele ettiğiniz bir terör örgütü varsa, bunun tamamen tasfiyesi için en güvenilir yol şüphesiz Meclis’ten geçer. Bundan sonraki adımların da Meclis kananıyla ve ortak bir oy birliği ile çıkması en büyük beklentimiz.
Ancak Türkiye’de kendini bu alanda üstat ve en yetkili gören gazeteci ve yazarlar yok mu? Tabii ki mevcut! Bunların başında da Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır geliyor. Türkiye’nin terör örgütü ile silah bırakma eylemini konuşmaya başladığı hengamede de soluğu Kandil’de almıştı. O dönemde örgütün liderlerinden birisiyle röportaj yaparak, sürece dahil olmuştu. Açıkça ifade etmem gerekirse, bugün hangi gazeteci “Ben Kandil’le röportaj yapmak istiyorum” dediğinde olumlu bir yanıt alır? Bir elin parmağını geçmez. Ama Ruşen Çakır, ne hikmetse sürecin büyük bir aktörü gibi adım atmaya devam ediyor.
Ruşen Çakır, son olarak önceki gün bir video paylaştı. Gazeteci Çakır, görüntülü açıklamasında, Türkiye’de yeni bir aşamaya geçildiğini belirterek “Türkiye Öcalan ile Tanışmaya Hazır mı?” başlığı altında yorumlarda bulundu. Devamında şu ifadeleri kullandı: “Önümüzdeki dönemde Öcalan’ın gazeteciler aracılığıyla görüntülü, yazılı veya sesli röportajlar vererek kamuoyuna doğrudan sesleneceğini düşünüyorum. Sürecin ilerlemesi için siyasallaşma ve silahsızlanma komisyonlarının kurulacağını öngörüyorum. Ben de bu kapsamda İmralı’ya gidip röportaj yapmak isteyen gazeteci taliplerinden biriyim.” Evet, bu adımlara hep gazetecilik diyebilirsiniz. Ama sürecin sağlıklı yürütülmesi için öncelik hiçbir zaman gazetecilere verilmemeli. Hele hele kontrol mekanizması kurulmadan terör örgütü lideri Öcalan ile yapılan bir görüşme kamuoyuna infiale bile sebebiyet verebilir. Bundan dolayı iktidar ve devlet mekanizması, gelinen süreci en doğru şekilde yürüttü. Yeni yol kazalarına sebebiyet vermemek adına temkini de elden bırakmamak gerekiyor.
GAZETECİLİK Mİ, SÜREÇ YORUMCULUĞU MU?
Gelelim gazeteci Ruşen Çakır meselesine. Çakır’ın gazeteciliğinde Kürt meselesinin ve PKK’nın özel bir yeri olduğu artık bir sır değil. Yıllardır bu alanda çalışan, Kürt siyaseti ve PKK’nın önde gelen isimleriyle röportajlar yapan Çakır, bugün geldiği noktada yalnızca gelişmeleri aktaran bir gazeteci değil; aynı zamanda yaşanan siyasi dönüşümün anlamını kamuoyuna anlatan en görünür yorumculardan biri olarak ön plana çıkıyor.
Aslında Çakır’ın son paylaşımı bu açıdan dikkat çekici. Çakır, Öcalan’ın önümüzdeki dönemde gazeteciler aracılığıyla görüntülü, yazılı ve sesli röportajlar verebileceğini, siyasetçi ve aydınların İmralı’ya gidebileceğini ve Öcalan’ın medya üzerinden kamuoyuna daha doğrudan seslenebileceğini söyleyerek çıtayı bir adım öteye taşıyor.
Bu açıklama, Çakır’ın gazetecilik serüveninin geldiği noktayı anlamak bakımından önemli.
Bu açıdan yapılan değerlendirmeyi, bir gazeteciden çok, bir “süreç yorumcusu” olarak değerlendirmek gerektiği düşünüyorum.
Ruşen Çakır’ın kariyerinin ayırt edici taraflarından biri de, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki kırılma noktalarını özellikle Kürt meselesi, İslamcılık ve siyasal hareketler üzerinden izlemesi oldu.
Onu diğer gazetecilerden ayıran temel özelliklerden biri ise sahadaki aktörlerle doğrudan temas kurmaya verdiği önem.
Bu nedenle Çakır’ın gazeteciliğinde “kim ne dedi?” sorusundan ziyade “bu sözler siyasette ne anlama geliyor?” sorusu daha fazla öne çıkıyor.
Çakır, bugün de aynı yöntemle yoluna devam ediyor.
Öcalan’ın açıklamalarını yalnızca haberleştirmek yerine, Öcalan’ın giderek daha görünür hale gelmesinin Türkiye siyaseti ve kamuoyu açısından ne anlama geleceğini tartışmaya açmak istiyor.
Bu söylemlerin kendisinin mi yoksa kulağına fısıldayan düşünce sahiplerinin mi fikri olduğunu bilemem…
Nitekim ağustos ayında yaptığı değerlendirmelerde de, çözüm süreci ilerledikçe İmralı’nın siyasi açıdan daha merkezi bir konuma gelebileceğini savunmuştu Çakır. Öcalan’ın Türk soluna yönelik “şerefli ortaklık” çağrısını da bu çerçevede değerlendirmişti.
Çakır, Öcalan konusunda “mesafeli gözlemci” mi, aktarıcı mı tabii ki bunu sorgulamamız gerekiyor?
Çakır’ın gazeteciliği üzerine tartışmanın düğümlendiği nokta tam da burada.
Gazeteci, siyasi aktörün söylediklerini aktarmakla mı yetinmeli; yoksa o aktörün söylediklerini kamuoyuna açıklayan, yorumlayan ve anlamlandıran bir pozisyona mı geçmeli?
Çakır ikinci yolu tercih eden gazetecilerden.
Bu nedenle Öcalan konusunda yaptığı yorumlar, yalnızca haber niteliği taşımıyor. Çakır, Öcalan’ın mesajlarını süreç içindeki siyasi gelişmelerle birlikte okuyor ve bunların gelecekte yaratabileceği sonuçlar üzerine öngörülerde bulunuyor.
Örneğin 2026’nın şubat ayında, Öcalan’ın mesajını değerlendirirken sürecin “müzakere” aşamasına geldiğini savunmuş, PKK’nın attığı adımlara karşı devlet tarafından atılması gereken adımlar bulunduğunu ifade etmişti.
Çakır, temmuz ayında ise sürecin beklenenden hızlı ilerlediğini ve önemli eşiklerin aşıldığını söyleyerek sürece yönelik iyimserliğini daha açık biçimde ortaya koymuştu.
Dolayısıyla Çakır’ın son açıklaması, tek başına değerlendirilmemeli.
Bu açıklama, son dönemdeki yorumlarının devamı niteliğinde.
“Öcalan’ı tanımak” ifadesi neden önemli?
Çakır’ın son dönemde kullandığı en dikkat çekici ifadelerden biri, Türkiye toplumunun Öcalan’la “tanışacağı” yönündeki yaklaşımı.
Buradaki “tanışmak” kelimesi elbette biyografik anlamda değil, Öcalan’ın kamuoyu önündeki görünürlüğünün artması anlamında kullanılıyor.
Çakır’a göre yeni dönemde Öcalan’ın yalnızca İmralı’daki görüşmelerin muhatabı olarak kalması yerine, gazetecilerle röportaj yapması ve daha geniş bir kamuoyuna seslenmesi mümkün olabilir.
İşte tam bu noktada Çakır’ın gazeteciliği ile Öcalan’ın görünürlüğü arasında dikkat çekici bir kesişme ortaya çıkıyor.
Çünkü Çakır, bu yeni dönemde yalnızca gelişmeyi haber veren isimlerden biri olmayabilir. Kendi ifadesiyle, Öcalan’la röportaj yapmak isteyen gazetecilerden biri.
Bu durum Çakır’ı ister istemez tartışmanın da merkezine taşıyor.
Gazeteci mi, sürecin anlatıcısı mı?
Çakır’a yönelik eleştirilerin önemli bir bölümü buradan kaynaklanıyor.
Destekleyenleri açısından o, Türkiye’nin en zor ve en tartışmalı meselelerinden birini yıllardır takip eden, sahadaki aktörleri dinleyen ve kamuoyunun görmediği bağlantıları ortaya koymaya çalışan deneyimli bir gazeteci.
Eleştirenleri açısından ise özellikle PKK ve Öcalan konusunda kullandığı dilin zaman zaman aktörlerin söylemlerine fazla yakınlaştığı, gelişmeleri yorumlarken sürecin olumlu sonuçlanacağı varsayımını öne çıkardığı düşünülebilir.
Bu eleştirinin tartışılması mümkündür. Ancak burada önemli olan bir ayrımı korumak olmalıdır.
Tabii ki, bir gazetecinin bir siyasi aktörle görüşmesi, o aktörün görüşlerini benimsediği anlamına gelmez.
Aynı şekilde, bir gazetecinin bir siyasi sürecin başarıya ulaşacağını düşünmesi de o sürecin bütün aktörlerini desteklediği anlamına gelmez.
Fakat gazetecilik açısından başka bir soru daha önemlidir:
Gazeteci, haber verdiği aktörle arasındaki mesafeyi okura ne kadar görünür kılıyor?
Çakır portresinde asıl tartışılması gereken nokta belki de budur.
Çünkü kapalı kapıların ardındaki aktörlerle fazla yakın çalışan gazeteci, bir süre sonra kamuoyunda “haberci” ile “aktör” arasındaki sınırın nerede başladığı sorusuyla karşı karşıya kalabiliyor.
Çakır’ın bugün yaşadığı tartışmanın temelinde de biraz bu var.
Kısacası Öcalan’ın daha fazla görünür hale gelmesi gerçekten gerçekleşirse, Türkiye açısından asıl sınav yalnızca Öcalan’ın ne söyleyeceği olmayacaktır elbette.
Gazeteciler açısından asıl sınav, bu söylemleri nasıl aktaracağı olacaktır.
Çünkü röportaj yapan gazeteciler, Öcalan’ın söylemlerini aktarmak kadar, söylemin arka planını sorgulamak; iddialarını karşılaştırmak; PKK’nın geçmişi, şiddet eylemleri, örgütsel yapısı ve mağdurların deneyimleriyle birlikte değerlendirmek; yani kamuoyuna yalnızca Öcalan’ın sesini değil, o sesin karşısındaki farklı görüşleri de duyurmakla mesul olacaklar. Çünkü gazetecilik, yalnızca konuşamayanın konuşturulması değil; konuşanın da sorgulanmasından ibarettir.
Son olarak şunu söylemeliyim ki, önümüzdeki dönemde Çakır’ı yalnızca “Öcalan konusunda yorum yapan gazeteci” olarak değil, Öcalan’ın yeniden kamuoyu önünde görünür hale gelmesi sürecini yakından izleyen ve bu sürecin anlatıcılarından biri olmayı isteyen gazeteci olarak değerlendirmek daha doğru bir ifade olacaktır.






















