(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Altındaki yükseliş yalnızca küresel piyasalarda yatırımcıların kazancını artırmıyor. Türkiye gibi altına güçlü talep gösteren ülkelerde yükselen ons fiyatı, yıllar boyunca altın biriktiren hanehalkının servetini de büyütüyor. Son dönemde fiyatların yeniden 4.600 doların üzerine çıkmasıyla bu servet etkisi bir kez daha gündeme geldi.
Türkiye’de bankalardaki altın mevduatlarının yalnızca bir haftada yaklaşık 4 milyar dolar artması bunun en güncel örneklerinden biri. Ancak söz konusu artışın büyük bölümünün yeni altın alımından değil, mevcut altınların değer kazanmasından kaynaklandığı belirtiliyor.
Portföy yöneticisi Emre Akçakmak’ın hesaplamasına göre Türkiye ekonomisinin Haziran 2026’da sona eren 10 yıllık dönemde verdiği 246 milyar dolarlık cari açığın yaklaşık 140 milyar doları yerleşiklerin net altın talebinden kaynaklandı. Aynı dönemde alınan bu altınların bugünkü değerinin yaklaşık 340 milyar dolara ulaşması, altın sahiplerinin servetinde yaklaşık 200 milyar dolarlık bir artış anlamına geliyor. Bu rakam Türkiye’de altının neden yalnızca bir yatırım aracı değil, aynı zamanda hanehalkının servet koruma araçlarından biri haline geldiğini gösteriyor.
Üstelik küresel altın fiyatındaki yükselişin arkasında yalnızca jeopolitik riskler bulunmuyor. ABD’nin yüksek borçluluğu, tahvil piyasasındaki hareketlilik, doların seyri ve Fed’in para politikası beklentileri de altının yönünü belirleyen temel başlıklar arasında.
Altın son günlerde 4.600 doların üzerinde tutunurken piyasanın gözü Jackson Hole toplantısına çevrilmiş durumda. Fed Başkanı Kevin Warsh’ın bugün yapacağı konuşmada faiz politikasına ilişkin vereceği mesajlar yakından izleniyor. ABD’de enflasyonun hedefin üzerinde seyretmesi nedeniyle bazı Fed yetkilileri daha sıkı para politikasının gerekebileceği mesajını verirken, piyasada faiz beklentileri konusunda ciddi bir ayrışma yaşanıyor. Bu nedenle Warsh’ın konuşması altın açısından kısa vadede kritik. Daha şahin bir mesaj tahvil faizlerini ve doları yukarı taşıyarak altın üzerinde baskı oluşturabilir. Daha güvercin bir yaklaşım ise değerli metallere yeni bir yükseliş alanı açabilir.
Ancak altının uzun vadeli hikâyesi yalnızca Fed’in birkaç toplantıda ne yapacağına bağlı değil. ABD’nin mali dengeleri ve borçlanma ihtiyacı da yatırımcıların dikkatini giderek daha fazla çekiyor. Uzun vadeli ABD tahvil getirilerinin yükselmesi, yüksek borç stoku ve bütçe açıkları nedeniyle yatırımcıların daha yüksek getiri talep etmesi, dolar ve tahvil piyasası üzerinden altın için önemli bir zemin oluşturuyor. Reuters da son dönemde ABD’nin borçlanma maliyetleri ve mali görünümüne ilişkin endişelerin tahvil piyasasında baskı yarattığına dikkat çekiyor.
Burada Türkiye açısından daha önemli bir ayrıntı ortaya çıkıyor. Türkiye’de tasarruf sahipleri altına zaten yoğun ilgi gösteriyor. Dolayısıyla küresel altın fiyatındaki her yükseliş, yalnızca yeni alım yapanları değil, yıllardır elinde altın tutan milyonlarca tasarruf sahibini de etkiliyor.
Fakat Türkiye ekonomisinin diğer tarafında tamamen farklı bir tablo var. Yüksek faiz, bir yandan TL varlıklarını cazip hale getirirken diğer yandan reel sektör üzerinde ciddi bir maliyet oluşturuyor.
Türkiye’de carry trade pozisyonlarının 21 Ağustos haftasında 65,3 milyar dolara ulaşarak tarihi zirveye çıkması bunun en önemli göstergelerinden biri. Söz konusu pozisyonlar yalnızca bir haftada 2,9 milyar dolar arttı ve son üç haftadaki toplam artış yaklaşık 7 milyar dolara ulaştı. Yüksek faiz ve görece istikrarlı kur beklentisi, yabancı yatırımcıların TL varlıklara ilgisini canlı tutuyor. Bu para girişinin Merkez Bankası rezervleri açısından olumlu bir tarafı var. Ancak yüksek faizin reel sektör üzerindeki maliyeti giderek daha fazla hissediliyor.
Yiğit Akü bunun dikkat çekici örneklerinden biri. Şirket 2026 ikinci çeyreğinde 26,3 milyon TL net zarar açıkladı. Şirketin satışlarını artırmasına rağmen finansal giderlerin kârlılık üzerinde ciddi baskı oluşturması, Türkiye’de yüksek faizin şirket bilançolarında nasıl bir sonuç yaratabildiğini gösteriyor.
Buradaki temel çelişki açık: Yüksek faiz tasarruf sahibini TL’de tutarak enflasyonla mücadeleye yardımcı oluyor ancak aynı faiz oranı borçlu şirketlerin finansman maliyetini artırıyor. Dolayısıyla para politikasının bir tarafında enflasyonu kontrol etme hedefi bulunurken diğer tarafında yatırım, üretim ve istihdam üzerindeki baskı büyüyor.
Piyasalarda bu tabloya bir de hisse senedi ve fon hareketleri ekleniyor. Borsa İstanbul’da son dönemde bazı fonlara yönelik yoğun para giriş ve çıkışları dikkat çekiyor. Yatırımcıların yüksek faiz ortamında alternatif getiri arayışı sürerken, hisse senedi piyasasında da belirli sektör ve şirketlerde yoğunlaşan hareketler görülüyor.
Küresel tarafta ise teknoloji hisseleri yeniden gündemin merkezinde. Nvidia’nın son bilançosunun beklentileri aşması, yapay zekâ ve çip sektörüne ilişkin iyimserliği yeniden güçlendirdi. Bu durum yalnızca Nvidia hisselerine değil, ABD’deki diğer büyük çip şirketlerine de yansıdı.
Böylece küresel piyasalarda birbirinden farklı iki yatırım hikâyesi aynı anda öne çıkıyor. Bir tarafta yapay zekâ ve teknoloji şirketlerinin büyüme beklentileri, diğer tarafta ABD’nin borçluluğu, enflasyon ve para politikasına ilişkin belirsizlikler nedeniyle güvenli liman talebi.
Türkiye açısından ise altının hikâyesi daha da farklı. Çünkü Türkiye’de altın yalnızca küresel bir emtia değil, aynı zamanda hanehalkının uzun yıllardır kullandığı bir servet koruma aracı.
Son 10 yılda yaklaşık 140 milyar dolarlık altın talebinin bugün yaklaşık 340 milyar dolarlık bir varlığa dönüşmüş olması bunun en çarpıcı göstergesi. Bu nedenle altındaki yükseliş Türkiye’de sadece kuyumcu fiyatlarına veya gram altına yansıyan bir gelişme değil. Aynı zamanda milyonlarca kişinin bilançosunu değiştiren bir servet transferi anlamına geliyor.
Ancak bu durumun tersinin de geçerli olduğunu unutmamak gerekiyor. Altın fiyatı gerilediğinde aynı servet etkisi bu kez aşağı yönlü çalışıyor. Yani altın sahibi için fiyat artışı kâğıt üzerinde önemli bir servet kazancı yaratırken, sert düşüşler de aynı büyüklükte olmasa bile servet kaybına yol açabiliyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde altının kaderini belirleyecek soru yalnızca Fed’in faiz indirip indirmeyeceği olmayacak. ABD’nin borçlanma ihtiyacı, tahvil faizleri, doların küresel konumu, merkez bankalarının altın talebi ve yatırımcıların portföylerinde altına ayırdığı pay birlikte izlenecek.
Kısacası Türkiye’de altın yatırımcısının kazancı artık yalnızca bir piyasa hareketi olarak değerlendirilemeyecek kadar büyümüş durumda. Son 10 yılda oluşan yaklaşık 200 milyar dolarlık servet artışı, Türkiye’de altının ekonomik davranışlar üzerindeki ağırlığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Ancak aynı dönemde yüksek faiz nedeniyle TL varlıkların yeniden cazip hale gelmesi de Türkiye’de tasarruf tercihlerini yeniden şekillendiriyor. Önümüzdeki dönemin asıl hikâyesi belki de burada yatıyor. Türk tasarruf sahibi bir yandan altındaki küresel yükselişten kazanmaya devam ederken diğer yandan yüksek faiz nedeniyle TL’ye dönüyor.
Türkiye ekonomisi ise bu iki eğilimin arasında denge arıyor.






















