(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Travmanın etkisini yalnızca olay değil, olayın içeride neye çarptığı da belirler.
Bazen iki insanın başına aynı şey gelir.
Ama yalnızca biri yıkılır.
Bunun nedeni diğerinin daha güçlü olması değildir.
Çünkü olay aynı olsa da olayın çarptığı insan aynı değildir.
Aynı olay bir sinir sistemine çarpar.
Bir çocukluğa.
Bir geçmişe.
Bir benlik algısına.
Yıllardır taşınan korkulara, beklentilere ve inançlara.
Bu yüzden travmayı anlamak için yalnızca:
“Ne oldu?”
diye sormak yetmez.
Bir soru daha gerekir:
“Bu olay kimin başına geldi?”
OLAY AYNI OLABİLİR, AMA ZEMİN AYNI DEĞİLDİR
Travmayı çoğu zaman olayın büyüklüğü üzerinden değerlendiririz.
Ne kadar ağırdı?
Ne kadar sürdü?
Ne kadar tehdit ediciydi?
Kayıp ne kadar büyüktü?
Bunların hepsi önemlidir.
Ama sonucu tek başına açıklamaz.
Çünkü insan zihni olayları boş bir yüzey üzerinde karşılamaz.
Her insan yeni bir olaya, daha önceden şekillenmiş bir sistemle girer.
Bazı sinir sistemleri tehdide daha hızlı cevap verir.
Bazıları daha kolay sakinleşir.
Bazı insanlar belirsizliği tolere edebilir.
Bazıları için belirsizlik başlı başına bir alarmdır.
Bir insan yaşadığı şeyi:
“Hayatımda korkunç bir şey oldu.”
diye kodlayabilir.
Bir başkası:
“Dünya güvenli bir yer değil.”
Bir başkası ise:
“Ben zaten güvende olmayı hak etmiyordum.”
diye yaşayabilir.
Olay aynıdır.
Ama olayın içeride çarptığı yapı aynı değildir.
BAZI SİNİR SİSTEMLERİ ALARMI DAHA ERKEN ÇALAR
İnsanların strese karşı biyolojik duyarlılıkları birbirinden farklıdır.
Genetik yapı, sinir sisteminin gelişimi, hormon yanıtları ve erken yaşam deneyimleri bu farklılığa katkıda bulunabilir.
Serotonin taşıyıcı sistemiyle ilişkili 5-HTTLPR gibi genetik varyasyonlar yıllardır stres duyarlılığı açısından araştırılıyor.
İlk çalışmalar bazı varyantların yoğun yaşam stresi altında depresyon riskini artırabileceğini düşündürdü.
Daha sonraki araştırmalar ise ilişkinin bundan daha karmaşık olduğunu gösterdi.
Yani ortada:
“Bu gene sahipsen travmatize olursun.”
gibi bir denklem yoktur.
Genler kader değildir.
Ama bazı insanların aynı stres karşısında daha duyarlı bir biyolojik zemine sahip olmasına katkıda bulunabilir.
Kısacası:
Aynı alarm, her sinir sisteminde aynı sesle çalmaz.
ÇOCUKLUK SADECE HATIRLADIĞIMIZ ŞEYLERDE KALMAZ
Erken yaşlarda yaşadıklarımız yalnızca zihinsel anılar bırakmaz.
Beden de öğrenir.
Özellikle stres yanıtını düzenleyen sistemler, erken yaşam koşullarından etkilenebilir.
Bu alanda yapılan araştırmalar, ağır erken yaşam stresi ile stres yanıtında görev alan bazı genlerin epigenetik düzenlenmesi arasında ilişkiler bulunduğunu gösteriyor. En çok incelenen örneklerden biri glukokortikoid reseptörüyle ilişkili NR3C1 genidir.
Bu çalışmalar bize basit ama önemli bir şey söylüyor:
Çocukluk yalnızca hafızada kalmayabilir. Stres sisteminin çalışma biçiminde de iz bırakabilir.
Tehdit geldiğinde bedenin alarm sistemi devreye girer.
Kortizol yükselir.
Dikkat keskinleşir.
Beden mücadele etmeye hazırlanır.
Ama önemli olan yalnızca alarmın başlaması değildir.
Tehdit geçtiğinde alarmın kapanabilmesidir.
Bazı insanlarda sistem daha kolay düzenlenir.
Bazılarında ise alarm daha uzun süre açık kalabilir.
Bu yüzden insan bugünkü olaya her zaman yalnızca bugünün koşullarıyla cevap vermez.
Geçmişte şekillenmiş bir sinir sistemi de o odadadır.
BAZEN BUGÜNÜN OLAYINA DÜNÜN KURALLARIYLA TEPKİ VERİRİZ
Bir insan kırk yaşında olabilir.
Ama reddedilmeye verdiği tepkinin kökü çok daha eski olabilir.
Çocuklukta sevgi sürekli koşullara bağlıysa, yetişkinlikte bir ilişkinin bitmesi yalnızca bir ayrılık gibi yaşanmayabilir.
Şöyle hissedilebilir:
“Yine seçilmedim.”
Çocuklukta sürekli eleştirilmiş bir insan, yetişkinlikte yaşadığı tek bir başarısızlığı:
“Bu işi başaramadım.”
diye değil,
“Ben başarısız bir insanım.”
diye yaşayabilir.
Çocuklukta dünya sürekli öngörülemezse, yetişkinlikte küçük bir belirsizlik bile büyük bir tehdit gibi hissedilebilir.
İnsan bugünkü olaya cevap verdiğini düşünür.
Ama bazen tepkinin tamamı bugüne ait değildir.
Bugün, eski bir yaranın üzerine basmıştır.
Bu yüzden tepkinin büyüklüğü bazen bugünkü olayın büyüklüğüyle açıklanamaz.
Çünkü bugünkü olay tek başına gelmemiştir.
TRAVMA BAZEN YENİ BİR İNANÇ YARATMAZ
Belki de meselenin en önemli kısmı burasıdır.
Travma her zaman zihinde tamamen yeni bir düşünce yaratmaz.
Bazen daha güçlü bir şey yapar:
Zaten orada bulunan eski bir inancı kanıt gibi gösterir.
Kişinin derinlerde taşıdığı inanç:
“İnsanlara güvenilmez.”
ise yaşadığı ihanet yalnızca bir kişinin davranışı olarak kalmayabilir.
Şuna dönüşebilir:
“Gördün mü? Dünya zaten böyle.”
Eğer temel inanç:
“Ben sevilmeye layık değilim.”
ise bir ilişkinin bitmesi:
“Bu ilişki bitti.”
olarak değil,
“Gerçek sonunda ortaya çıktı.”
olarak hissedilebilir.
İşte şemaların gücü burada ortaya çıkar.
Jeffrey Young’ın şema yaklaşımında tanımladığı terk edilme, kusurluluk, güvensizlik ve başarısızlık gibi erken dönem şemalar, yeni olayların hangi anlamla kodlanacağını etkileyebilir.
Şema sadece geçmişi açıklayan bir hikâye değildir.
Gelecekte neyi göreceğimizi de etkileyen bir filtredir.
Aynı olay böylece iki farklı cümleye dönüşebilir:
“Başıma kötü bir şey geldi.”
veya
“Benimle ilgili kötü bir gerçek ortaya çıktı.”
Aralarındaki fark küçücük görünür.
Ama psikolojik sonuçları aynı değildir.
İlkinde olay hayatın içinde kalır.
İkincisinde kimliğin içine girer.
BEDEN ZİHNİ, ZİHİN BEDENİ BESLER
Biyoloji ve psikolojiyi birbirinden ayrı iki dünya gibi düşünmek kolaydır.
Ama insan böyle çalışmaz.
Tehdit bekleyen bir sinir sistemi, tehdidi daha kolay fark eder.
Tehdidi daha çok fark ettikçe dünya daha tehlikeli görünür.
Dünya daha tehlikeli göründükçe beden daha sık alarm verir.
Alarm arttıkça tehdit daha görünür hâle gelir.
Ve bir döngü oluşur.
Beden zihne dünyayı anlatır.
Zihin de bedene nasıl tepki vereceğini söyler.
Bir noktadan sonra kişi yalnızca şemasına uygun şeyleri görmeye başlamaz.
Beden de o şemanın lehine sürekli yeni kanıtlar üretmeye başlayabilir.
Bu nedenle travmayı yalnızca “yanlış düşünceler” üzerinden açıklamak eksiktir.
Yalnızca “beyin kimyası” üzerinden açıklamak da eksiktir.
İnsan tek katmanlı değildir.
AMA GEÇMİŞ SON SÖZÜ SÖYLEMEK ZORUNDA DEĞİLDİR
Bütün bunlar ilk bakışta kaderci görünebilir.
Çocukluk.
Genetik.
Sinir sistemi.
Şemalar.
Sanki hikâye olay daha yaşanmadan yazılmış gibi.
Değildir.
Geçmiş ilk yorumu güçlü biçimde etkileyebilir.
Ama son sözü söylemek zorunda değildir.
İnsan yaşadığı şeyi değiştiremez.
Ama zaman içinde o şeyin ne anlama geldiğini yeniden değerlendirebilir.
Şunu ayırmayı öğrenebilir:
“Başıma kötü bir şey geldi.”
ile
“Benim hayatım kötüdür.”
aynı şey değildir.
“Biri bana ihanet etti.”
ile
“Kimseye güvenilmez.”
aynı şey değildir.
“Bir konuda başarısız oldum.”
ile
“Ben başarısızım.”
aynı şey değildir.
İşte psikolojik esneklik biraz da burada başlar.
Olayı inkâr etmekte değil.
Olayın kimliğimiz hakkında mutlak bir hükme dönüşmesine izin vermemekte.
HER YARA İNSANI BÜYÜTMEZ
Travma sonrası büyüme kavramı da burada anlam kazanır.
Tedeschi ve Calhoun bazı insanların ağır yaşam olaylarından sonra önceliklerini, ilişkilerini ve kendilerine bakışlarını yeniden yapılandırabildiğini gösterdi.
Ama bunun romantikleştirilmemesi gerekir.
Her acı insanı güçlendirmez.
Bazı yaralar yalnızca yara bırakır.
Bazıları uzun süre taşınır.
Bazılarında profesyonel destek gerekebilir.
Travma sonrası büyüme, travmanın iyi olduğu anlamına gelmez.
Acının gerekli olduğu anlamına hiç gelmez.
Sadece insanın bazen yaşadığı yıkımdan sonra hayatına yeni bir anlam verebildiğini gösterir.
İnsan başına geleni her zaman seçemez.
Ama zaman içinde onun hayatındaki yerini değiştirebilir.
ASLINDA SORU ŞU DEĞİLDİR: “OLAY NE KADAR BÜYÜKTÜ?”
Elbette olayın büyüklüğü önemlidir.
Ama tek başına yetmez.
Çünkü travmatik etki, yalnızca dışarıdan gelen şey değildir.
Dışarıdan gelen şeyin içeride neye çarptığıdır.
Biyolojik duyarlılığa mı?
Eski bir terk edilme şemasına mı?
Kronik tehdit beklentisine mi?
Güçlü bir sosyal destek sistemine mi?
Sağlam bir benlik algısına mı?
Kontrol duygusuna mı?
Yoksa yıllardır kapanmamış başka bir yaraya mı?
Bu yüzden dışarıdan bakan biri bazen şöyle sorar:
“Bunda bu kadar üzülecek ne var?”
Çünkü yalnızca bugünkü olayı görüyordur.
Oysa insan bazen sadece bugüne ağlamıyordur.
Bugünün açtığı eski kapıya da ağlıyordur.
SONUÇ
Bir insanın yaşadığı travmayı anlamak istiyorsak yalnızca:
“Ne yaşadı?”
diye sormamalıyız.
Şunu da sormalıyız:
Bu olay kimin başına geldi?
Hangi çocukluğun?
Hangi sinir sisteminin?
Hangi korkuların?
Hangi inançların?
Hangi eski yaraların?
Hangi desteklerin?
Hangi hayat hikâyesinin?
Çünkü aynı olay, aynı insanın başına gelmez.
Her olay, onu karşılayan bütün bir geçmişin üzerine düşer.
Kaynaklar
- Caspi A, Sugden K, Moffitt TE, et al. Influence of life stress on depression: moderation by a polymorphism in the 5-HTT gene. Science. 2003;301(5631):386–389.
- Karg K, Burmeister M, Shedden K, Sen S. The serotonin transporter promoter variant, stress, and depression meta-analysis revisited. Arch Gen Psychiatry. 2011;68(5):444–454.
- Delli Colli C, et al. Time moderates the interplay between 5-HTTLPR and stress on depression risk. Transl Psychiatry. 2022;12:289.
- Weaver ICG, et al. Epigenetic programming by maternal behavior. Nat Neurosci. 2004;7(8):847–854.
- McGowan PO, et al. Epigenetic regulation of the glucocorticoid receptor in human brain associates with childhood abuse. Nat Neurosci. 2009;12(3):342–348.
- Tyrka AR, et al. Methylation of the leukocyte glucocorticoid receptor gene promoter in adults. Transl Psychiatry. 2016;6.
- Heim C, Binder EB. Current research trends in early life stress and depression. Exp Neurol. 2012;233(1):102–111.
- Young JE, Klosko JS, Weishaar ME. Schema Therapy: A Practitioner’s Guide. Guilford Press; 2003.
- Beck AT. Depression: Clinical, Experimental, and Theoretical Aspects. Harper & Row; 1967.
- Tedeschi RG, Calhoun LG. The Posttraumatic Growth Inventory. J Trauma Stress. 1996;9(3):455–471.
- Tedeschi RG, Calhoun LG. Posttraumatic growth: conceptual foundations and empirical evidence. Psychol Inq. 2004;15(1):1–18.
























