(The Turkish Post) – HATİCE YILDIZ
“Birtek kişiye yapılan bir haksızlık, bütün topluma yapılan bir tehdittir.”
Montesquieu
Osman Kavala dosyası artık yalnızca bir kişinin tutuklanması, yargılanması ve mahkûm edilmesi meselesi değil. Dosya, yıllar içinde Türkiye’de ceza yargılamasının sınırları, tutuklamanın amacı, yargı kararlarının bağlayıcılığı ve nihayet hukuk devletinin ne anlama geldiği üzerine büyük bir tartışmanın sembolü haline geldi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nin bugün açıkladığı Kavala/Türkiye (No. 2) kararı ise bu tartışmada şimdiye kadarki en ağır hukuki değerlendirmelerden birini ortaya koyuyor.
Çünkü Strasbourg bu kez yalnızca “tutuklama hukuka aykırıydı” demiyor. Mahkeme, Kavala’nın 2019’dan sonraki özgürlükten yoksun bırakılmasını, mahkûmiyetle sonuçlanan ceza yargılamasını, sivil toplum faaliyetlerinin suç delili haline getirilmesini, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin sorunları ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını birlikte değerlendiriyor ve vardığı sonuç son derece ağır. Sorun tek tek usul hatalarından ibaret değil; yargılamanın bütününe sirayet etmiş durumda.
Kararın içeriğinin doğru anlaşılması bakımından dosyanın dokuz yıllık yolculuğunu özetlemekte fayda var zira bu safahat yargının nasıl işaretlerle hareket ettiğini, aynı delillerin nasıl beraatten müebbede dönüşebildiğini gözler önüne seriyor.
Her şey 18 Ekim 2017’de başladı
Osman Kavala gözaltına alındı ve 1 Kasım 2017’de tutuklandı. Kendisine bir yandan Gezi Parkı olayları üzerinden “hükümeti cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”, diğer yandan 15 Temmuz darbe girişimiyle bağlantılı olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlamaları yöneltildi. Uzun bir tutukluluk döneminin ardından Gezi iddianamesi hazırlandı. Fakat dosyanın seyri yalnızca Türkiye’deki mahkemelerde devam etmiyordu. Kavala’nın avukatları 2018 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuştu ve AİHM 10 Aralık 2019’da ilk kritik kararını verdi.
Mahkeme, Kavala’nın tutuklanmasını haklı gösterecek “makul şüphe” ortaya konulamadığını belirledi. Daha önemlisi, tutuklamanın Sözleşme’de öngörülen meşru amaçlardan başka bir amaca hizmet ettiği sonucuna vardı. AİHM’e göre amaç Kavala’yı bir insan hakları savunucusu olarak susturmaktı. Bu nedenle yalnızca kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının düzenlendiği 5. maddenin değil, haklara getirilen sınırlamaların Sözleşme’de öngörülmeyen amaçlarla kullanılmasını yasaklayan 18. maddenin de ihlal edildiğine karar verildi.
Ve Mahkeme Türkiye’ye son derece açık bir yükümlülük yükledi Kavala’nın tutukluluğuna son verilmeli ve derhal serbest bırakılması sağlanmalıydı. Karar 11 Mayıs 2020’de kesinleşti. Fakat Kavala serbest bırakılmadı. Beraat etti ama cezaevinden çıkamadı. Dosyanın belki de hukuken en tartışmalı dönemeçlerinden biri 18 Şubat 2020’de yaşandı.
İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi Gezi davasında Osman Kavala’nın da aralarında bulunduğu sanıkların beraatine karar verdi. Mahkeme aynı zamanda Kavala’nın tahliyesine hükmetti. Normal bir ceza yargılamasında bunun anlamı açıktır: Sanık derhal cezaevinden çıkar. Kavala çıkamadı.
Tahliye kararının hemen ardından hazırlığı önceden başlatılmış başka bir soruşturma gerekçe gösterilerek yeniden gözaltına alındı ve ertesi gün yeniden tutuklandı. Ardından siyasi veya askerî casusluk suçlaması üzerinden yeni bir tutuklama kararı daha verildi. Böylece ortaya hukuk devleti bakımından son derece önemli bir soru çıktı:
Bir mahkemenin tahliye kararı, başka soruşturmalar ve başka suç vasıflandırmaları kullanılarak fiilen etkisiz hale getirilebilir mi?
Strasbourg’un hem önceki kararlarında hem de bugün açıkladığı kararında verdiği cevap oldukça net: Aynı maddi olguların farklı hukuki isimler altında tekrar tekrar kullanılması, özgürlük hakkını koruyan güvencelerin dolanılmasının aracı haline getirilemez. Süreç bununla da bitmedi. 18 Şubat 2020 tarihli beraat kararı istinaf incelemesinde kaldırıldı. Dosyalar birleşti, ayrıldı, yeniden başka mahkemelerin önüne gitti. Nihayet İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 25 Nisan 2022 tarihinde Osman Kavala’yı Gezi Parkı olaylarıyla bağlantılı olarak TCK’nın 312. maddesinde düzenlenen hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm etti casusluk suçlamasından ise beraat kararı verildi.
Mahkûmiyet İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi tarafından 28 Aralık 2022’de, Yargıtay tarafından ise 28 Eylül 2023’te onandı. Böylece Osman Kavala’nın 2020 yılında beraat ettiği dosya, birkaç yıl sonra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla sonuçlandı. Fakat bu sırada Strasbourg süreci de devam ediyordu. Avrupa Konseyi tarihinde ender kullanılan mekanizma Türkiye’nin 2019 tarihli AİHM kararını yerine getirmemesi üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi devreye girdi. Komite, AİHS’nin 46/4. maddesinde düzenlenen ve son derece istisnai olan “ihlal prosedürünü” başlattı.
Dosya yeniden AİHM Büyük Dairesi’nin önüne geldi. Büyük Daire 11 Temmuz 2022 tarihinde Türkiye’nin 2019 tarihli AİHM kararını yerine getirme yükümlülüğünü ihlal ettiğine hükmetti. Bu kararın önemi şuradaydı: Strasbourg, “Kavala hakkında artık başka bir suçlama var, dolayısıyla eski kararın konusu kalmadı” yaklaşımını kabul etmedi. Mahkemeye göre yeni suçlamalar esaslı yeni olgulara dayanmıyor; daha önce incelenen maddi vakıaların farklı hukuki nitelendirmeler altında kullanılmasına dayanıyordu. Başka bir ifadeyle mesele suçlamanın adının değiştirilmesi değil, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasının gerçek nedeniydi.
Ve üçüncü kez Strasbourg
Kavala, mahkûmiyetinin Yargıtay tarafından onanmasının ardından 18 Ocak 2024’te yeniden AİHM’e başvurdu. İşte bugün açıklanan karar bu başvuruyla ilgili. Başvuru başlangıçta AİHM’in bir dairesi önündeydi. Ancak Daire, davanın taşıdığı ciddi hukuki sorunlar nedeniyle Aralık 2025’te yargılama yetkisini doğrudan 17 yargıçlı Büyük Daire’ye bıraktı. Büyük Daire 25 Mart 2026 tarihinde tarafları dinledi ve bugün kararını açıkladı. Sonuç Türkiye açısından son derece ağır.
AİHM Büyük Dairesi 15’e karşı 2 oyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3, 5, 6, 10, 11 ve 18. maddelerinin ihlal edildiğine karar verdi. Bu maddeleri hukuk dili dışına çıkararak söyleyelim:
İnsanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı,
kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı,
adil yargılanma hakkı,
ifade özgürlüğü,
barışçıl toplantı özgürlüğü
ve devletin hakları meşru olmayan amaçlarla sınırlayamaması ilkesi…
AİHM bütün bu alanlarda ihlal görüyor.
Kararın en önemli tarafı: “Delil nedir?” sorusu. Bana göre bugünkü kararın Türk Ceza Hukuku açısından en önemli bölümlerinden birisi bu. Çünkü mesele yalnızca Kavala’nın tahliye edilip edilmeyeceği değildir. Asıl mesele, ceza yargılamasında neyin delil sayılabileceğidir.
AİHM, Kavala’ya isnat edilen faaliyetlerin önemli bölümünün kamusal tartışmalara katılmak, sivil toplum kuruluşlarını desteklemek, toplantı düzenlemek, insan hakları ihlallerini belgelemek, gazetecilerle, akademisyenlerle, diplomatlarla ve uluslararası kuruluşlarla görüşmek, kültürel faaliyetler yürütmek ve barışçıl gösterilere destek vermek gibi faaliyetlerden oluştuğunu belirtiyor.
Bunların önemli bir kısmı demokratik bir toplumda suç değil, tam tersine Sözleşme tarafından korunan faaliyetlerdir hatta sadece sözleşme ile değil bizzat T.C. Anayasası ile de korunan temel haklar. Peki nasıl oluyor da hukuka uygun bir faaliyet, arada açık ve somut bir illiyet bağı kurulmadan ağır bir suçun deliline dönüştürülüyor? Bir insanın kimlerle görüştüğü, hangi toplantıya katıldığı, hangi sivil toplum kuruluşunu desteklediği veya hangi düşünceyi savunduğu, şiddet içeren bir suçla arasındaki somut bağ gösterilmeden mahkûmiyetin dayanağı olabiliyor?
Yine bilindiği üzere ceza hukukunun en eski ilkelerinden biri de ceza sorumluluğu şahsiliğidir. Bir kişiyi mahkum edebilmeniz için mahkumiyete konu eylemin bizzat mahkum ettiğiniz kişi tarafından icra edilmiş olması gerekir. Kişiye isnat edilen fiilin suçun maddi ve manevi unsurlarını nasıl oluşturduğu somut olarak gösterilmelidir. “Genel bağlam”, “irtibat”, “temas”, “ilişki”, “yakınlık” gibi kavramlar somut suç fiilinin yerini alamaz. Gezi’de şiddet yaşanması tek başına yeterli değil. Kararın bir başka önemli noktası Gezi Parkı olaylarındaki şiddet meselesi. Hiç kuşkusuz bir gösteri sırasında şiddete başvurulması ceza hukukunun konusu olabilir. Fakat bir gösteride bazı kişilerin şiddet kullanması, gösteriye katılan veya onu destekleyen herkesin şiddetten sorumlu tutulabileceği anlamına gelmez. AİHM’in yerleşik yaklaşımı burada da geçerli: Bir kişinin barışçıl toplanma hakkının korumasından çıkarılabilmesi için onun şiddete katıldığının, şiddeti teşvik ettiğinin veya şiddeti benimsediğinin somut delillerle ortaya konulması gerekir. Kavala bakımından Mahkeme böyle bir bağın gösterilemediği sonucuna varıyor. Bu tespit yalnız Kavala davası için değil, Türkiye’deki bütün toplantı ve gösteri yargılamaları ve hatta 15 Temmuz sonrası yürütülen “FETÖ” yargılamaları bakımından da önemlidir. Çünkü demokratik hukuk devletinde başkasının şiddetinden bir başkası sorumlu kılınamaz, başkasının eylemi bir başka kişiye miras bırakılamaz.
Gelelim kararda en çarpıcı bölümünden biri olan AİHS’nin 6. maddesiyle ilgili tespit ve değerlendirmelere; AİHM bu kısımda yalnızca “bazı usul hataları yapıldı” demiyor. Mahkeme suçun unsurlarının kişiselleştirilmemesi, sözleşme tarafından korunan faaliyetlerin suç delili olarak değerlendirilmesi, savunmanın itirazlarının gerektiği gibi karşılanmaması ve yargılamanın bağımsızlığı ile tarafsızlığına ilişkin sorunları birlikte değerlendiriyor ve bunların yargılamanın adilliğinin özünü zedelediği sonucuna ulaşıyor. Bu önemli. Çünkü her hatalı mahkeme kararı insan hakları ihlali değildir. Her delil değerlendirme hatası da AİHM’i ulusal mahkemenin yerine geçirmez. Strasbourg bir “dördüncü derece mahkemesi” değildir. Fakat bir ceza yargılamasındaki sorunlar belirli bir eşiği aşarak adil yargılanma hakkının özünü ortadan kaldırıyorsa, artık mesele yalnızca ulusal hukukun yanlış uygulanması olmaktan çıkar. Bir Sözleşme ihlali haline gelir. AİHM’in Kavala dosyasında ulaştığı sonuç tam olarak budur.
AİHM, 10 Aralık 2019’dan 25 Nisan 2022’deki mahkûmiyete kadar geçen tutukluluk dönemini hukuka aykırı buluyor. Fakat orada durmuyor. Normalde bir kişi mahkûm edildiğinde, özgürlüğünden yoksun bırakılması artık mahkeme kararına dayanır ve AİHS’nin 5. maddesi açısından yeni bir hukuki durum doğar. Ancak AİHM bu dosyada çok daha ağır bir sonuca ulaşıyor. Mahkûmiyetin kendisi, adil yargılanma hakkının özünü ortadan kaldıran bir süreç sonunda ortaya çıkmışsa, o mahkûmiyet de kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasının meşru temeli olamaz. Dolayısıyla Mahkeme, Kavala’nın 10 Aralık 2019’dan bugüne kadar özgürlüğünden yoksun bırakıldığı dönemin tamamının Sözleşme ile bağdaşmadığı sonucuna varıyor. Bu tespit, kararın hukuki ağırlığını belki de tek başına anlatmaya yeter.
AİHM ayrıca Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını AİHS’nin 3. maddesi açısından değerlendirdi. Avrupa insan hakları hukukunda mesele müebbet hapis cezasının başlı başına yasak olması değildir. Sorun, mahkûmun hayatının herhangi bir aşamasında cezasının yeniden değerlendirilmesi ve serbest kalma ihtimalinin bulunup bulunmamasıdır. AİHM’in Vinter içtihadıyla geliştirdiği yaklaşım uyarınca, kişinin hiçbir gerçekçi tahliye veya cezanın gözden geçirilmesi ihtimali olmaksızın hayatının sonuna kadar cezaevinde kalmasını öngören bir sistem Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından sorun yaratacağı gerekçesi ile Kavala’ya verilen cezanın bu niteliği nedeniyle 3. maddenin ihlal edildiğine hükmetti.
AYM konusunda çok ciddi uyarı
Kararın Türkiye açısından üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir başka bölümü Anayasa Mahkemesi ile ilgili. Normal şartlarda AİHM’e başvurabilmek için etkili iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekir. Türkiye bakımından Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru da kural olarak tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yoludur. Ancak AİHM, Kavala’nın AYM’deki başvurusunun yıllarca sonuçlandırılmamasını bu dosyanın özel koşullarında kabul edilemez buluyor. Dolayısıyla Kavala’nın AYM kararını daha fazla beklemesi gerekmediğine karar veriyor. Bu,üzerinde dikkatle durulması gereken bir uyarıdır. Çünkü bireysel başvurunun varlığı tek başına yeterli değildir. Bir hukuk yolu zamanında sonuç üretmiyorsa, hak teorik olarak vardır ama pratikte korunmuyor demektir. AYM açısından ne kadar hazin tespitler.
Ve yeniden: Serbest bırakın!
Kararın sonunda Strasbourg yine aynı yere geliyor. Osman Kavala’nın mümkün olan en erken tarihte serbest bırakılması gerektiğini söylüyor. Ayrıca 70 bin avro manevi tazminata ve yargılama giderlerinin ödenmesine hükmediyor. Fakat mesele artık 70 bin avro değildir. Hatta mesele yalnızca Osman Kavala da değildir. Mesele şudur: Bir devletin taraf olduğu uluslararası sözleşmeden doğan yükümlülükler, siyasi veya hukuki olarak hoşumuza gitmediğinde uygulanmayabilecek tavsiye kararları mıdır? Cevabı Anayasa’nın kendisi veriyor. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. AİHS de Türkiye bakımından yürürlükte olan bir uluslararası sözleşmedir. Üstelik AİHM kararlarının bağlayıcılığı doğrudan Sözleşme’nin 46. maddesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla tartışma “AİHM kararını beğeniyor muyuz?” tartışması değildir. Hukuk devletinde soru şudur: Bağlayıcı bir mahkeme kararını uygulayacak mıyız?
Yaklaşık dokuz yıl süren bu hukuksuzluk serüveninde;
Tutuklama kararları.
Tahliye kararları.
Yeniden tutuklamalar.
Beraat.
Beraatin kaldırılması.
Dosyaların ayrılması.
Dosyaların birleştirilmesi.
Ağırlaştırılmış müebbet.
İstinaf.
Yargıtay.
Anayasa Mahkemesi.
AİHM’in 2019 kararı.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi.
AİHM Büyük Dairesi’nin 2022 ihlal prosedürü kararı.
Ve şimdi 25 Ağustos 2026 tarihli ikinci Büyük Daire kararı yaşandı.
O yüzden bütün bir süreci yalnızca “Osman Kavala tahliye edilmeli mi?” sorusuna indirgemek eksik olur.
Çünkü sürecin ve davanın bize sorduğu daha büyük bir soru var: Bir hukuk devletinde devlet, bir yurttaşına “Sen ağır bir suç işledin” diyorsa, bunu somut, denetlenebilir ve kişiselleştirilmiş delillerle ispat etmek zorunda mıdır? Yoksa kişinin ilişkileri, görüşmeleri, düşünceleri, sivil toplum faaliyetleri ve içinde bulunduğu toplumsal bağlam yeterli midir? AİHM Büyük Dairesi bugün bu soruya güçlü bir cevap verdi. Ceza hukuku varsayımlarla değil, fiillerle ilgilenir. Suçluluk ilişkilendirmeyle değil, delille ispat edilir. Ve özgürlük, devletin kişiye verdiği bir ayrıcalık değil; devletin ancak hukukun öngördüğü çok sıkı koşullarda sınırlayabileceği temel bir haktır. Bu nedenle 25 Ağustos 2026 tarihli Kavala kararı yalnızca Strasbourg’dan gelen yeni bir karar değildir. Türkiye’deki ceza yargısına yöneltilmiş çok daha temel bir sorudur:
Bir mahkeme kararının sonunda “mahkûmiyet” yazması, kararın altında yargıçların imzasının bulunması o yargılamayı tek başına adil ve hukuka uygun hale getirir mi? Strasbourg’un bugün verdiği cevap: Hayır.
Şimdi asıl mesele, yargının hiç değilse bu defa tarafsız ve bağımsız davranmak zorunda olduklarını, ettikleri yemini hatırlayacak olup olmadıkları ve birilerinden/bir yerlerden işaret beklemeden ettikleri yeminin gereğini yerine getirip getirmeyecekleri?
Ülkenin atmosferine, son on yıllık yargılama pratiklerine baktığımda ben böyle bir yargı sistemi göremiyorum. Olsa idi zaten böyle bir karar açıklanmamış olurdu.
Montesquieu’den bir sözle başladığım yazımı yine ondan bir sözle bitireyim. “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkûm olmuştur.”
Hakikatten ayrılmayanlara selamlarımla.
























