(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Yıllar önce elime hacmi küçük bir kitap geçti. Adı çok hoşuma gitti; ‘Gelişi/Güzel’ Bir çırpıda okudum. Sade ve yalın bir dil… Ve o kadar da canlı üslup. Günlük gibi… Cahit Zarifoğlu’nun son anlarını da anlatıyordu. Tekrar okudum. Bende yazma hissi uyandırdı. Hem de bastırılamaz biçimde… Geçici bir heves değildi. Hemen kalem kağıt buldum ve açlığımı yatıştırır gibi bir şeyler karaladım. Saat Faik Abasıyanık’ın dediği gibi ‘sanki yazmasam deli olacaktım…’ Orhan Pamuk’un kulakları çınlasın; ‘Bir kitap okudum, hayatım değişti’
Kitabın yazarı Ali Haydar Haksal’dı. ‘Yedi İklim’ dergisini çıkarıyordu. İstanbul’a yeni ayak bastığım yıllardı. Köklerinden sökülüp başka diyara taşınmış ağaç gibiydim. Binbir güçlükle hayata tutunmaya çalışıyordum. Dergiyi takibe başladım. Haksal’ı aradım buldum. Kadıköy’de inşaat malzemeleri satıyordu. Oturduk uzun uzun konuştuk. Edebiyattan, şiirden ve Zarifoğlu’ndan anlattı. ‘Gelişi-Güzel’ kitabını sordum pek önemsemedi. Yıllar geçti üzerinden, çeyrek asırdan uzun zaman dilimi, hatırladığım kadarıyla “Yazdık bir şeyler…” gibi bir şeyler söyledi.
Ve dün… Mutat olduğu üzere öğle üzeri gazetelere bakıyordum. Milli Gazete’nin internet sitesine girdim. “Ali Haydar Haksal’ı kaybettik…” diyordu; “Türk edebiyatı kıymetli bir kalemini, Milli Gazete ise yalnızca bir yazarını değil; yıllarca aynı hakikatin, aynı davanın ve aynı istikametin izini süren değerli bir ağabeyini kaybetti…” Ölüm haberi duyurulalı çok değil, dakikalar olmuştu. İçim ‘cız’ etti. Hastalığından habersizdim. 75 yaşındaymış… ‘Orta yaş ihtiyarlık’ sayılır.
İnternette hızla tarama yaptım, ne bulduysam okudum. Gazetede son yazısını yaklaşık 45 gün önce yazmış. Bir yazısının altında şu notu gördüm… Haziran ayına aitti; “Bu yazıyı hastanede yazıyorum. Bir sınanma ve sınavımız daha varmış. Buna şükür. Dilimiz tutuldu ama kalemimiz ve parmaklarımız konuşuyor. Çok şükür düne göre daha iyiyiz. Biraz biraz dilimiz çözüldü. Dostlarımın, sevenlerimin dualarına muhtacım. Aziz dostum Osman Bayraktar’ın defterime düştüğü not çok anlamlı: “Hazreti Zekeriya’ya üç gün konuşmama engeli getirilmişti, mucize olarak. İnşallah sen de bu deneyimi yaşayıp daha sağlıklı hâle kavuşursun.” Hayat böyle bir şeydir işte. Buna şükür…”
En son ne zaman görüştüm? Hatırlamıyorum. Çok eski olmalı… Farklı şehirlerde ve iklimlerde yaşıyorduk. Ben edebiyat, kültür ve sanat dünyasından uzaklaştım. Güncelin peşine düştüm. Haksal’ın bir ‘siyasi kimliğinin’ varlığından haberdardım. Müdavimi olmasam da zaman zaman yazılarına bakardım. Rüzgara göre yön değiştirenlerden değildi. Toprağa sağlam basıyordu. Bazıları gibi savrulmadı. Duruşunu korudu. Bu sadece siyasi bir duruş değil dünya ve hayat duruşuydu.
Bende bıraktığı izlenim, çok olumlu… Sadece, mütevazı bir yaşam… Ve kendisiyle barışık bir hayat… Kibirden, gösterişten eser yok. Kelimelerle kurduğu dünyasında yalnız başına yaşayan biri… Ama halinden şikayetçi değil. Dünyanın gaile ve gürültüsünden kitaplara sığınmış bir münzevi… Bir dervişten farksız. Ama sırtında hırkası yok. Kığı ilçesinin bir köyünde doğmuş. Coğrafyanın da acısını ve kaderini derinden hisseden biri. Ağabeyi mektebe gitmiş, sosyalist olmuş… Kader onu korumuş.
10’un üzerinde telif eseri var. Ben bir ikisini ancak okudum. Külliyatını en kısa sürede edinmeliyim. Baktım Gelişi-Güzel kitabını 1987’de kaleme almış. İnternet üzerinden sipariş vermek istedim, her girdiğim sitede ‘stokta yok’ yazısıyla karşılaştım. Pes etmedim. Bulmalıyım onu… İkinci el de olsa ulaşmalıyım, yazı hayatımın kaderi olan bu kitaba… Fazla da abartmış olmayayım, tek o değil başka eserler de var. O kıvılcımdı. Tutuşturdu beni. İçimdeki devi uyandırdı. ‘Ben de yazabilirim’ dedirtti.
İşte o kitaptan bir paragraf; “Bir haber mi? Haberler acıdır, hep acıdır, uzun bir süre böyle oldu. Bu işte bir çılgınlık var gibime geliyor, bu da sıradanlıkla oluyor. Burada ‘gelişigüzellik’ diyecektim ki, böyle söylemeyi içim hiç tutmadı. Bir haksızlık var ortada. Bu gelişigüzellik sözcüğü üzerinde durmadım daha. Ne anlam yüklenmek isteniyor anlayamadım, sıradanlık mı yani? Bu ne bahtsızlık. Gelişimiz bir gün güzel olacak, hadi zamanı birlikte geçelim, çocuklarımız gür, ellerimiz ellerimizi kavradığı gün…”
Haksal öyküler ve şiirler yazdı. Tüm olumsuzluklara rağmen Yedi İklim Dergisi’ni yaşattı. Havlu atmadı. Direndi. ‘Öykü Ağacı’ kitaplarından biri… ‘Güneşe Koşan Adam’ diğeri… Kimdir bu güneşe koşan…? Kendisi olmalı… ^Güneşe göç var da kalan biz miyiz?” Nazım Hikmet, Güneşin sofrasına oturur da Haksal Güneşe koşamaz mı? “Dalgaları karşılayan gemiler gibi / Gövdemiz karanlıkları yara yara çıktık / Rüzgarları en serin uçurumları, en derin havaları, en ışıklı sıradağlara / Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu / Önümüzde bakır taslar güneş dolu…”.
Ali Haydar Haksal’ın kitaplarına bakıyorum. Liste oldukça kabarık… Üretken biri… Münbit bir kalem ehli… ‘İki Ateş Arasında’, ‘Doğu Işığı’, ‘Kapıda Bir Çift Ayakkabı’ ‘Evdeki Yabancı’, ‘Sesim Bana Yetmiyor’, ‘Aradan Geçen Uzun Yıllar’, ‘Yitik Yaşamın Güncesi’, ‘Rüya Ruya İçide’, ‘Ay Işığında Vav’ın Odası’, ‘Yalnızlık Sarkacı’, ‘Akif Duruşlu Asım’, ‘Kalemin Ucu’, ‘Gül, Mayıs Gülü’, ‘Ah Kudüs’, ‘Zamanların Öyküsü’ Bitmedi, dahası var. Kütüphaneyi zenginleştirecek sağlam bir külliyat… Sadece nicelik açısından değil, nitelik bakımından da…
Portre çalışmaları da var Haksal’ın. Sezai Karakoç ve Erdem Bayazıt’ı yazmış. Onun kaleminden okumak isterim özellikle bu ismi… Anılarla zenginleştirmiş olmalı… Karakoç ve Bayazıt’la çok anı biriktirdiğini tahmin ediyorum. Her iki isimle de hayatı İstanbul’da kesişti. Karakoç’un Şehzadebaşı’nda cumartesi akşamlarını hatırlıyorum, sık sık uğrardım, acaba Haksal da orada mıydı? Çok zaman geçti üzerinden. Karakoç sadece yazdıklarıyla değil hayatıyla da kıymetli biri… Hayatı şiir ve sanat…
Evet, ‘bu dünyadan Ali Haydar Haksal geçti’. Adını belki duydunuz belki duymadınız. Ben kısaca anlatmak ve tanıtmak istedim. Köşe yazıları siyaset ağırlıklıydı. Geçmiş yazılarına göz attım, ben de kekremsi tad bırakan görüşlerine rastladım. ‘Bu da onun düşüncesi veya hatası olsun…’ dedim. O kadar kusur kadı kızında da bulunur. Bu kadar üretken bir kalemin her yazdığını kabullenmek kolay değil. O da herkes gibi sınandı. Bunun bilincindeydi. Dünya konukluğunu bitirdi. Ebedi Aleme göçtü.
Geçmiş yıllara ait yazısından bir paragraf okuyalım; “ Her insan teki öncelikle kendisinden, yapıp ettiklerinden sorumludur. Olanların hesabını da vermek durumundadır. Kaçınılmaz bir durumdur bu. Her insan eserleriyle vardır. Eserlerinin hayırla anılması kişi için en iyi bir bağış ve ödüldür. Hayatımızı bir aşk diline çevirdiğimiz günden beri, tutumuz bizi yolumuz üzere tutuyorsa ne güzel. Oradan sapmadan yolumuzu sürdürüyor isek bundan daha güzeli ne olabilir…”
Son yazısı siyasi eleştiri ağırlıklı… NATO zirvesinin ardından yazdı; “Yıllar yılı İslâmcılık mücadelesi vermiş olanların, milliyetçilerle, sağcılarla aynı düzlemde buluşmaları ideallerinden vazgeçmeleri, bütün bu olanlara hem kılıf ham bahane hem de umutlarını sürdürüyor gibi görünmeleri asıl şaşırtıcı olanı. Umutlarını Şam üzerinden Mescid-i Aksa’yı kurtaracaklarını umut ediyor olmalarıdır. Yani onlar Filistin’den, Kudüs’ten, Lübnan’dan, Suriye’den vazgeçtiklerini Mescid-i Aksa rüyalarının devam ettiğini söylüyorlar gibi duruyor avunuyorlar. Trump, Ankara’nın göbeğinde masallarını okudu, üfledi ve gitti…”
İnsanın ‘keşke günlük politikadan uzak dursaydı’ diyesi geliyor. Siyasetten değil, politikanın günlük çekişmelerden… Ali Haydar Haksal’ı sade, mütevazi bir kişi olarak tanıdım ve bildim… Tanıklığım budur.























