(The Turkish Post) – KAMİL ASLAN
Yıllardan beri Avrupa futbolunu yakından takip ederim. Bir dönem futbol oynamanın verdiği tecrübeyle de takımların yaptıkları transferleri ve fiyatlarına ilgi duyarım.
Özellikle İspanya, Almanya ve İngiltere’deki köklü takımların transfer politikaları ve kurdukları scout (izleme) birimlerinin başarıları da beni heyecanlandırmıştır haliyle. Bu duygularla Türk takımlarının da başarılı bir transfer süreci geçirmesi için, Avrupa takımlarını örnek almalarını istemişimdir.
Hatta bir dönem iletişim halinde olduğum bazı spor yöneticilerine, mutlaka scout ekibinin ülkede var olması gerektiğini söylemiştim. Çünkü Avrupa’da gittiğim her ülkenin başarılı takımlarının, ön plana çıkmasında, başarılı ve stratejik oyuncu alımları vardı.
Bunun için de kadroya dâhil edilmesi gereken oyuncular, aylarca ekipler tarafından izleniyordu. Hazırlanan olumlu raporun ardından da oyuncu çıplak gözle teknik kadro tarafından son kez takip ediliyordu. Bu aşamada da oyuncu, aynı notu alırsa, transfer süreci başlatılıyordu.
İşte futbol benim anladığım, haz duyduğum futbol buydu. Tam bir ekip işiydi.
Avrupa’da durum bu kadar netken, Türkiye’de ise maalesef ahbap çavuş ilişkisi hâkimdi.
Büyük takımlarımız dâhil hiçbir kulübün scout ekibi olmadığı için, menajerler artık kulüpleri yolgeçen hanına çevirdi. Bugün Türk takımlarının bu kadar borç yükü altında ezilmesinin bir nedeni de bu strateji yoksunluğudur.
Umarım önümüzdeki yıllarda Türk takımları hatalarından ders alır da yeni bir kalkınma hareketi başlatır. Aksi durumda, Türk takımları kötü günler bekliyor.
Neden mi böyle diyorum? Çünkü her gün bir takım birkaç oyuncunun sözleşmesini karşılıklı olarak feshediyor. Bu maliyeti de takımın bütçesine yükleniyor. Ancak transfere imza atan hoca, yönetici ve menajer hiçbir sorumluluk almıyor. Tam aksine yeni hatalarla, borç yükü katlanmaya devam ediyor.
Türk takımları bu durumdayken, şu sıralarda Avrupa’da Eintracht Frankfurt ismi ön plana çıkıyor.
Özellikle Almanya’da ve devamında Avrupa futbolunda örnek gösterilen kulüplerden biri haline gelen Eintracht Frankfurt, sahadaki mücadelesi kadar saha dışındaki planlamalarıyla dikkat çekiyor.
Frankfurt, son on yılda kademeli olarak geliştirdiği akılcı transfer stratejisiyle yalnızca sportif başarı değil, aynı zamanda yaptığı satışlarla milyon Euro’luk kârlar elde etti. Bu başarının arkasındaki sistematik yaklaşım, Türk futbolunun kronikleşmiş sorunlarıyla kıyaslandığında adeta bir laboratuvar ortamında çalışılmış bilimsel bir deney olarak öne çıkıyor.
Bana göre Eintracht Frankfurt örneğinin temelinde, futbolcuyu ucuza al, birkaç yıl içinde parlat ve yüksek bedelle sat anlayışı yatıyor.
Bunun için de kulübün başarılı scout ekipleri, öncelikle genç yaşta ya da kariyerinin çıkışa geçeceği noktada olan futbolcuları düşük bonservis bedelleriyle kadrosuna katıyor. Bu futbolculara düzenli forma şansı, doğru teknik yönlendirme ve Avrupa vitrininde boy gösterme fırsatı veriliyor.
Almanya’daki gibi bir ligde, birkaç yıl içinde oyuncu kendini Avrupa vitrininde buluyor. Özellikle Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupaları’nda boy gösterdikten sonra da, bir anda dünya takımlarının radarına takılarak, transfer listesine girmeyi başarıyor.
7 OYUNCUDAN, 413 MİLYON EURO’LUK YÜKSEK GELİR
Eintracht Frankfurt’un bu transfer stratejisinin o kadar çok örneği var ki…
Örneğin, Türkiye’de şampiyon olan bir takımın, en azından kadrosundan birkaç oyuncuyu Avrupa pazarına yüksek bedellerle satışının yapması beklenir. Ne yazık ki, Türk takımlarının ve oyuncularının devamlılığı olmadığı için, biz kavgamızı kendi içimizde yapmaya devam ediyoruz.
Hiçbir oyuncu satışı olmadığı içinde, kasaya nakit bir girdi sağlayamıyoruz. Tam aksine yeni oyuncular alarak, kasadan zarar yazmayı tercih ediyoruz.

Eintracht Frankfurt’a gelince…
Alman takımı, Randal Kolo Muani isimli genci, Nantes’den bedelsiz olarak kadrosuna kattı.
Yanlış duymadınız… Kasasından tek kuruş ödemeden oyuncuyu satın aldı. Muani, kısa sürede vitrine çıktı. 90 milyon Euro bedelle Fransa devi PSG’ye satıldı.
Başarı bununla sınırlı değil. Filip Kostic, Stuttgart’ta istenmeyen adamken, Frankfurt’ta yıldızlaştı, Juventus’a satıldı. Sebastien Haller de bu stratejinin bir ürünü. Hollanda takımlarından Utrecht’ten 7 milyon Euro’ya alındı. 50 milyon Euroya Ajax ve sonrasında Premier Lig’e taşındı.
Daha kimler yok ki?
Hugo Ekitike, Omar Marmoush, Stefan Jovic, William Pacho ve Andre Silva da bu başarılı planlamanın bir sonucu olarak, Avrupa futboluna kazandırıldı. Hugo Ekitike’yi 16 milyona alan takım, aynı oyuncuyu bir yıl sonra 80 milyona satmayı başardı.
Yine Omar Marmoush da bedelsiz olarak alınırken, 75 milyon gibi ciddi bir rakama başka takıma satıldı.
Kısacası takım yedi oyuncuyu kadrosuna katmak için 46.5 milyon Euro öderken, satışlarından 413 milyon Euro gelir elde etti. Burada şunu söylemeden edemeyeceğim. Ligimizin şampiyonu Galatasaray’ın sadece Osimhen’i kadrosuna dahil etmek için 80 milyon Euro harcarken, hiçbir oyuncudan gelir elde edememesini de tarihi bir not olarak düşmem gerekiyor.
TÜRK TAKIMLARI GÜNÜ KURTARMA PEŞİNDE
Avrupa takımlarında başarı stratejisi süreklilik arz ederken, Türk kulüplerinin transfer politikalarıysa, çoğu zaman günü kurtarmaya, medya manşetlerini süslemeye ya da taraftar memnuniyetini geçici olarak sağlamaya odaklı gibi duruyor.
Yüksek maliyetli, yaşlı ve çoğunlukla düşüşteki isimlerle yapılan anlaşmalar; maaş yükünü artırmakla kalmıyor, gençlerin önünü de kesiyor. Geçmiş döneme bakıldığında, Mesut Özil, Falcao, Luan Peres, Alex Teixeira ve onlarca yabancı futbolcu, kulüplere sportif katkı sağlamadığı gibi milyonlarca euroluk zarar bırakmakla yetindi.
Türkiye’de ayrıca gelişim gösterme potansiyeli olan genç oyuncular ya transfer edilmiyor ya da kulübede çürütülüyor. Bu durum da sadece ekonomik kayıplarla değil, aynı zamanda Avrupa vitrininden uzaklaşmayla sonuçlanıyor.
Kulüpler de UEFA gelirlerinden ve oyuncu satışından mahrum kalıyor, bağımlı oldukları yayın gelirleri düştüğünde ise kriz kaçınılmaz hale geliyor. Bu açıdan düşünüldüğünde, Frankfurt’un başarısı bir mucize değil. Bir sistemin, sabrın ve liyakatin sonucu olarak dikkat çekiyor.
Aynı oyuncuyu Frankfurt bir yıldız haline getirip büyük paraya satarken, Türk kulüplerinde aynı oyuncular ya yedek kulübesine mahkûm ediliyor ya da plansız teknik değişikliklerin kurbanı oluyor.
Türk futbolunun Eintracht Frankfurt gibi olabilmesi için önce zihinlerin değişmesi gerekiyor.
Maalesef, liyakat esaslı yönetimler, futbolu bilen profesyoneller ve sabra tahammül eden camialar olmadan, yapılan her transfer yüksek bedelli bir kumardan ibaret kalacaktır. Bunun sonucunda da, Türk futbolu her gün yara almaya devam edecektir. Buna karşın, futboldan anlamayan yöneticiler de, takımları ve kasalarını bilinçsizce, kendi istekleri ve arzuları doğrultusunda kullanmaya devam edecektir.
Şayet bir yerden başlanmak isteniyorsa, uzağa gitmeye gerek yok. Eintracht Frankfurt burada. Birkaç uzman görevlendirmek yeterli. Tabii ki, bunu isteyenlere…























