(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! ‘Haziran şairlerin ölüm ayı sanki…’ demiştik ya bir kaç gün önce şairin ‘sevgilisini’ kaybettik. Şairi 4 yıl önce Kasım ayında göçmüştü dünyadan. Bu ‘sevgili’ öyle böyle biri değil, hakkında bir yazı yazılacak kadar kıymetli. Şaire o muhteşem şiiri yazdıran ilham kaynağı o. O olmasaydı o şiir yazılabilir miydi acaba? Biraz zor… Şiir ilham ister çünkü…
Muazzez Akkaya’dan bahsediyorum. Adını duymadınız mı yoksa? O zaman ‘Mono Rosa’ diyeyim. Sakın ‘Bunu da duymadık’ demeyin. Burada uzun uzun hikayesini anlatmıştım. İlk yazılarımdan biriydi. Okumadıysanız çok şey kaybettiniz. Aslında ben ‘sevgilinin’ sır perdesini yırtarak ortaya çıkmasından rahatsız olmuştum. ‘Mona Rosa benim’ dediği zaman şiirin büyüsünü bozmuştu. Sırf bu şiire ilham verdiği için hayatı kitap oldu Muazzez Akkaya’nın. Emine Öte yazdı.
Esrarengiz sevgiliydi, adı biliniyordu. Kendisini meçhuldu. Bir takım rivayetler ve efsaneler vardı. Ne kadarı doğruydu? Bilinmiyordu. Sonunda sır çözüldü, etiyle kemiğiyle ortaya çıktı ve ‘Mona Rosa’ göründü. ‘Sır perdesinin’ aralanmasından hoşnut değildim. Fakat Rosa’nın ölümüne de ilgisiz kalamadım işte… Çünkü bu ölüm beni tekrar o şiire götürdü; “Artık inan bana muhacir kızı / Dinle ve kabul et itirafımı…”.
Vahap Aktaş ‘Aşk ‘Mona Roza’sını kaybetti’ diye güzel bir yazı kaleme aldı. “Ama ya aşk, Mona Roza’sını kaybederse? Ya o mısralar, bir sabah sessizce solup giderse?” diye sordu. O mısralar yerinde duruyor ve duracak fakat şaire ilham veren ‘Geyve’nin gülü’ solup gitti. Aradığı merhameti bulamayan ‘Kanadı kırık kuş’ daha önce ‘ötelere’ uçmuştu. Buluşurlar mı orada?
Aktaş hikayenin kapağını kaldırdı. Ben de geri kalanını kısaca hatırlatmak isterim. Aktaş zarif ve ince üslubuyla ‘aşkı’ yeteri kadar irdeledi. Aşkın sihrini kim çözebilmiş ki… Ferhat kazmayı kayalara değil de kalplere vursaydı belki kavuşacaktı Leyla’sına… Mona Rosa bir klasik aşk şiirinden ötedir benim için. Bir neslin şiiridir. O mısralar nice yüreklerde yangına döndü. Nice delikanlının aşk yarasına merhem ve teselli oldu.
Benim gençliğimin efsane şiiri… Üniversite yıllarından beri bilirim Monna Rosa’yı, öyküsüyle beraber. Hayır, şairi kitap olarak neşretmedi. Hiçbir şiir kitabına almadı. Elden ele çoğaltılarak yayıldı. Ben de bir tıp öğrencisi arkadaştan edindim. El yazması şiiri yalvar yakar birkaç saatliğine emanet alabildim. Şair çoğaltılmasını, okunmasını doğru bulmadığı için ‘günaha işler’ gibi suçluluk psikolojisiyle okudum ve yazarak bir nüshasını elde ettim. Haramın cazibesi olduğu gibi bu şiirin de insanı çeken bir tarafı vardı. Daha ilk mısraında şairin iklimine hemen giriveriyordunuz. 13 kıtalık şiiri ben daha yazarken ezberlemiştim. Çünkü duygularıma karşılık geliyordu. Ses ve söz olarak olağanüstüydü. Aşk şiirlerinin Everesti’ydi bu şiir.
Yıllar, yıllar sonra şair Mona Rosa’yı yayınladı. Ama bazı değişiklikler yaparak. Kimi kelimelerin yerine yenilerini koydu, bazı mısraların yerini değiştirdi. Akrostişi bozdu ve sevgilinin ismini kaybetti. Şairdir, şiirin sahibidir istediği gibi oynayabilir. Fakat şiir sadece yazanın değil okuyanındır da. Okuyucusu Mona Rosa’yı öylesine sahiplendi ki, şair, şiirin üzerine bir örtü bir şal atmasına rağmen ilk hali, silinip gitmedi varlığını korudu.
Şair Sezai Karakoç… Karakoç sadece şair değil. Bir düşünce adamı. Ve siyasetçi Yüce Diriliş Partisi’nin kurucusu ve Lideri idi tabii. 4 yıl önce rahmetli oldu. Diyarbakır Ergani doğumlu. Güneyin kavruk çocuğu… Hedefi İlahiyat okumaktı ancak Mülkiye’ye giderse burs alabileceği için çaresiz, Siyasal Bilgiler’e kaydını yaptırmak zorunda kaldı. Bunu bizzat kendisinden dinledim. İstanbul yıllarımda Şehzadebaşı’ndaki mekanına her cumartesi gider, gece yarılarına kadar süren sohbetlerine katılırdım.
Mona Rosa’nın hikayesi kısaca ‘Mülkiye’ diye bilinen Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Karakoç eli kalem tuttuğundan beri şiirler yazmaktaydı. Hayatı şiir gibi yaşadı. Üniversite yıllarında şiiri boşlamadı. Rivayet o ki… Okulda bir kıza âşık oldu. Ve bu efsane şiiri yazdı. Hayır, sevgiliye yazmadı. Kendisi için yazdı. Her kıtanın ilk harfinden o kızın isminin ‘Muazzez Akkaya’ olduğunu biliyoruz. Akrostiş yaptı yani.
Genelde o yaşlarda sevgiliye yazılan şiirler muhatabına bir şekilde ulaştırılır. Fakat Sezai Karakoç diğer aşıklardan farklıdır. ‘Benim aşkım uymaz öyle her saza’ mısraında karşılığını bulan türden bir anlayışı ve yaşayışı vardı. Bu şiirden ne Muazzez Akkaya’nın, ne de arkadaşlarının uzun süre haberi olmadı. Bu şiir sevgiliye ulaşmak için yazılmadı çünkü. Eğer niyeti bu olsaydı hiç kuşkusuz Karakoç’un bu yönde çabası olurdu. Atilla İlhan’ın ‘Ne kadınlar sevdim / Zaten yoktular’ şiirinde olduğu gibi… Muazzez Akkaya şiire ilham verdi sadece ama aslında yoktu.
Karakoç’un en iyi arkadaşı aynı sınıfta öğrenim gördükleri Cemal Süreya’dır. Süreya, Karakoç’tan daha çekingen, daha içine kapanık… O da şiirler yazdı. Muazzez Akkaya’da onun da gözü vardı. Onun için aşk şiirleri kaleme aldı. Karakoç gibi kendisine saklamadı, pardösüsünün cebine koydu, tahtaya yazdı. Sevgisine karşılık bulamadı. Çok da peşinden koşmadı. Uçarı ve delişmen bir yapısı vardı. Birine gönlünü kaptıracak ve orada takılıp kalacak biri değildi Süreya. Karakoç ile Süreya’nın sıkıntılar içinde geçen çocuklukları ve hayat hikayeleri birbirine pek benzer..
Süreya, Dersim kökenli… 1938’de Bilecik’e sürülmüştür. Bunu şöyle anlattı: ‘Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler…’. Ah, Anadolu ne kadar acı dolu. Her insan hikayesinde bir trajik damar var. Karakoç da bir sürgün… Bir dünya sürgünü…
Karakoç “Neslimin birçok mensubu gibi ben de birkaç yıkılmışlık içinden geliyorum. Hatta biraz daha fazla olarak üç dört yıkılmışlık içinden” diye başladı hayat hikayesini anlatmaya ve şöyle sürdürdü: “Evet, dört yıkılmışlık içinden geliyorum. Birincisi, çağın yıkılışı… İki dünya savaşının yıkıntıları arasında doğan bir kuşaktan. İkinci yıkım, ülkemizin, devletimizin, toplumumuzun yıkımıydı. Üçüncü yıkım doğduğum şehrin Ergani’nin yıkımıydı. Dördüncü yıkılmışlık birçok aile gibi ailemizin geçirdiği krizlerle çalkalanışıdır. Ailemiz, Birinci Dünya Savaşı sarsıntısı, Şeyh Said olayının bölgede doğurduğu ekonomik yıkımdan payını almıştır”.
Bu satırları okuduğumdan beri enkaz yığınlarının içinden çıkan esmer bir çocuk canlanır hep gözümde.
Peki, 1952 yılında yazdığı Monna Rosa şiirini ta 1998’de yayınlayan Sezai Karakoç ne diyor Mona Rosa konusunda? Hikâyenin aslı var mı? Şiiri neden yazdığı sorusuna verdiği cevabı Şehzadebaşı’ndaki sohbetlerinden hatırlıyorum ama ben doğrudan kaleme aldığı hatıralarından alıntı yapacağım. “1952 baharı girerken 19 yaşında ve Mülkiye ikinci sınıftayım. Bir şiir üzerine çalışıyorum. Bu şiir gittikçe beni kendi dünyasına çekiyor” diye yazdı Karakoç. O şiir Mona Rosa’dır.
Bu şiir ilk kez ne zaman gün yüzüne çıktı biliyor musunuz? Cevabı yine hatıralarda var: “20 Nisan 1952. Bir pazar günü, bizim sınıf bir kır gezisi tertipledi. Çiftlikte Söğütözü denilen mesire yerine gittik. Orada arkadaşların ısrarı üzerine Mona Rosa’yı okudum”. Şimdi Söğütözü denen o mesire yeri şehrin göbeği ve her yanından beton binalar fışkırıyor. Geziye katılan bir arkadaşının edebiyat dünyasında yeri olan Hisar Dergisi çevresiyle ilişkisi varmış, Karakoç’tan şiiri ister ve şairin rızasını aramaksızın Hisar’da yayınlattı. İlk neşredildiği yer işte bu dergidir. 1953 yılında ise Mülkiye Dergisi’nde yayınlandı.
Şiir çok beğenildi. Karakoç, bundan hoşlanmadı. Nereden mi biliyoruz? Hatıralarından tabii ki. Aynen şöyle yazdı: “Mona Rosa her yerde şiir gecelerinde okunmaya başlanmıştı. Mona Rosa şairi diye anılma tehlikesi baş göstermişti benim için. Sıkılıyordum. Doğrusu şiirin yayılmasına mâni olmaya çalıştım daha sonraki yıllar diyebilirim. Birtakım senaryolar uydurulmuştu şiir için. Kimileri kendi adına okumuş, taşra gazetelerinde yayınlatmışlardı. Aslında ‘gül’ mazmunu ve modern anlamda ‘Leyla ile Mecnun’ hikayesi şiirimize tekrar bu şiirle girdi denebilir”.
O göğsünde aşkı bir çiçek gibi değil bir kurşun gibi taşır…Şehzadebaşı’ndaki cumartesi sohbetlerinde konuyla ilgili bir soru üzerine biraz düşünmüş ve “Ben çağdaş Leyla ile Mecnun şiiri yazılabileceğini gösterdim. Mona Rosa’yı onun için yazdım. Bir aşk şairi olarak anılmak istemediğimden de yayınlamadım. Gül’ü tekrar şiirin merkezine koydum” demişti.
Peki, hikâyenin aslı var mı? Karakoç, “Hayır” dedi, Muazzez Akkaya öyküsünü kabullenmedi. Hatıralarında ilgili bölüm şöyle: “Mona Rosa’nın her şiir gibi bir doğuşu vardır. Ama şiire bakıp birtakım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek şiiri hiç anlamamak demektir. O günkü psikolojimde Mona Rosa’da çizilen portre ile ilişkisi farz edilen ‘seçilmiş’ biri, yüce bir alem, ideal alem çerçevesinde düşünülebilen, en temiz duyguların yönelebileceği bir ‘kardeş’ olabilirdi. Ancak bunu da realitede gerçeklemek mümkün olmadığına göre şiir doğuyor ve hayatla olan çelişmesinin bütün azap ve ıstıraplarını beraberinde getiriyordu”.
Gördüğünüz gibi şair hikâyeyi doğrulamaktan kaçındı. Peki Akkaya şiirden haberdar mı? Doğrusu söylediklerini okuyunca hayal kırıklığına uğradım. Şiirden haberi yok. Haberi olduktan sonra da duygudan yoksun, basit tepki vermesini anlamakta zorlandım. Türkiye’nin iki büyük şairinin, şiirlerine konu olmasının ne anlamını pek kavrayamadığını düşündüm. Hele de Mona Rosa’ya… Şiir kadar etkileyici ve dokunaklı mısralar içeriyor ki bu kadar soğuk ve hissiz tavır sergilemesi şaşırtıcıydı doğrusu.
Mesele, Karakoç’la niye evlenmediği veya umut verip vermediği değil ki… Böyle bir şiirin öznesi olması. Böyle bir şiire ilham vermesi ve doğmasına zemin oluşturması. Keşke karşı bir şiirle cevap verebilseydi. Olmadı, etkileyici ve insanın yüreğine dokunan bir üslup ve içerikle konuşabilseydi. Türk edebiyatına yeni bir sayfa eklemiş olurdu. Muazzez Akkaya Mona Rosa’nın bendeki sihrini bir parça bozmuş olsa da bu şiir her şeye rağmen büyülü ve gizemli hikayesiyle birlikte varlığını ve değerini korumaktadır. Her gencin kalbinde bir Mona Rosa saklı…
Bu yazıyı okuduktan sonra eski ve yeni versiyonlarıyla Mona Rosa şiirini okumanızı hararetle tavsiye ederim. Yazıyı şiir tamamlayacaktır. İlk kıtası benden devamı sizden: “Mona Rosa siyah güller ak güller / Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak / Kanadı kırık kuş merhamet ister / Ah senin yüzünden kana batacak / Mona Rosa siyah güller ak güller…”. Şair Geyve’nin yerine Gülce kelimesini koydu. Geyve bilinen bir yerken Gülce hayali bir mahaldi. Muazzez Akkaya’nın, hayaller alemindeki yeri gibi güllerin şehri de somut bir toprak parçası olmaktan çıktı.
Muazzez Akkaya yıllar sonra Sezai Karakoç’u uzaktan gördü. Ve bunu şöyle anlattı: “Böyle bir duruma sebep verdiysem diye üzülüyorum. Ama bir yerden de teselli oluyorum. Çünkü hiçbir yakınlık göstermedim, umut vermedim. Ancak üzüldüğüm bir şey var. Sezai Karakoç’u vefatından bir ay kadar önce Fenerbahçe sahilinde gördüm. Karşıdan yürüyordu ve o kadar dikkatli bana bakıyordu ki… Ama beyaz saçları, sakalları olunca tanıyamadım. Bir süre sonra gazetede vefat ilanını görünce onun Sezai Karakoç olduğunu anladım. Eğer o olduğunu bilseydim, bir kafede oturup bir kahve içmek isterdim”.
Ve Mono Rosa da öldü.






















