(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Ey okur! Bugün canım yazı yazmak istemiyor. Günlük rutinimin ayarı kaçtı. Bilgisayarın başına oturamadım. Klavye ile arama dünya girdi. Oysa kuş sesleri arasında güneşli bir sabaha uyanmıştım. Sonra kara bulutlar döndü dolaştı, kapladı şehrin göğünü. Güneşle arama girdi. Gece kabusa benzeyen rüyalar mı gördüm acaba? Yüreğimde bir hüzün ve ince ince kanayan yılların kırıklar… Yoksa kasvetli ve karamsar hava mı yazı hevesimi kırdı? Bilemedim. Ama pes etmek yok. Kalem elden düşerse bir daha geri dönmez. Onun için klavyenin tuşlarına vurmaya devam…
Konu çok… Keşke az olsa… Da birisine yoğunlaşabilsem. Birkaç gündür zihnim ‘Nisan yağmurları’ ile meşgul. Ferdi Tayfur’un şarkısını dinliyorum. Şiirlere bakıyorum. Bahar bereketiyle geldi. Ağaçlar çiçeklendi. Rüzgarın önünde beyaz ve pembe kar taneleri gibi uçuşmakta… Toprak yağmura hasretti. Kış kurak geçmişti. Nebatat can suyu arıyordu. Yolda giderken sararan ekin tarlaları gördüm. Sordum rençberin birine “Susuzluktan…” dedi. “Eğer Nisan yağmuru gelmezse vay halimize… İşimiz Allah’a kaldı” diye ekledi. İşimiz hep O’na bağlı değil mi zaten?
Bulutlar bekletmedi fazla. Trakya’dan girdi, Anadolu’ya doğru ilerledi. Kimi yerlere ‘rahmet’ oldu, kimi yerlere ‘afet…’ Gençlik yıllarımda Nisan yağmurlarında ıslanmayı pek sevdiğimi daha öne yazmış olmalıyım. Vururum kendimi sokaklara, sırılsıklam olasıya kadar yürürüm. Muhsin Kızılkaya ‘Yağmura Şemsiyesiz Çıkanlar’ diye kitap yazmış. Okumadım ama adı hoşuma gitti. İlk fırsatta edinmeye çalışacağım. Bakarsınız satır aralarında kendimi bulurum. Benim gibi serseri ruhlara rastlarım.
Hala bir şemsiyem yok. Fakat yağmurlu günlerim geçmişte kaldı. Artık başım bir karış havada değil. Ayaklarım yere basmak zorunda. ‘Ellerim cebimde, dudaklarımda ıslık…’ devri bitti. Ve kavak yelleri falan da esmiyor başımda. Yaş 40’ı çoktan aştı. Eklemlerimde ağrılar, ince sızılar baş göstermeye başladı. Islanmanın, üşümenin bedeli var. Yine de adımı ‘Yağmura Şemsiyesiz Çıkanlar’ arasına yazdırmak isterim. Şemsiye sahibi olmamakta ömrümün sonuna kadar direneceğim kesin.
Bu arada ‘şemsiye’ kelime olarak ‘yağmurluk’ anlamına gelmiyor. Arapça bir sözcük. ‘Güneşlik’ demek… Çölün güneşi yakıcıdır. Şemsiyesiz bir yaşam mümkün değildir. Anadolu öyle değil. Güneşin dik ışınları zaman zaman bunaltsa da her zaman bir saçaktı veya ağaç gölgesi bulmak mümkündür. Ama neden ‘güneşlik’ kelimesini, ‘yağmurdan’ korunmak için icat edilen bir nesneye vermişiz?
Osmanlı döneminde Nisan’da yağan yağmura ‘Ebr-i Nisan’ denmiş. Ebr, Farsça ‘bulut’ demek aslında. ‘Nisan Bulutu’ yağmura eş değer görülmüş. Ve denir ki Nisan ayında yağan yağmurun bir damlası istiridyenin karnına düşerse ‘inci’, yılanın ağzına düşerse ‘zehir’ olur. Eskiden çocuklara sorulurdu, ‘Yağmur damlası olsan nereye düşmek istersin?’ diye… ‘Sevdiğimin başına’ diye cevap veren de çıkardı, ‘Susuzluktan kavrulan çöle’ diyen de… Bugün cevap versem ‘Çatlamış yüreklere…’ demek isterim.
Selçuklu döneminde Nisan yağmurları gümüş kaplarda toplanır, hastalara şifa niyetine verilirmiş… Mevlevi dergahlarında bu suların ‘Nisan Tası’ adı verilen özel kaplarda biriktirildiğine ilişkin bilgiler de söz konusu. Halk arasında cilde iye geldiği, stresi azalttığı, bereket getirdiği gibi rivayetlere rastlamak mümkün. Bu yüzden şiire de konu olmuş bir ‘damlası inci tanesiyle’ özdeşleşmiştir.
Peki ‘kırkikindi yağmurlarını’ duydunuz mu? Nisan’ın sonlarına doğru başlar… İkindi üzeri serper geçer… Ve kırk gün sürer. ‘Kırkikindi’ kelimesi çok güzel bir terkip… Nice edebiyat dergisine isim olmuştur. Bulutlar ‘kırkikindi yağmurlarına’ da gebe sanki. Nisan yağmurları kırk gün aralıksız devam edecek gibi… Tam bu satırları yazarken vakit ikindi üzeriydi, bulutların arasında güneşin ışınları sızıyordu. Ve yağmur başladı. İşte bu… Tam aradığım ‘kırkikindi yağmuru’. Ah keşke sokağa atabilseydim kendimi. ‘Cam ardından bakmak da güzel’.
Şair Mehmet Baş mısralara dökmüş; “Kırkikindi yağmurları yağıyor gülüm / Kırkikindi yağmurları her gün / Saçaklar altından gelip geçiyorsun / Üstünde yağmurdan bir gömlek / Yokluğun durmuş bir saat gibi kolumda / Bütün fotoğraflarda soluk çıkıyor yüzün…”. Fena değil şiir. Benim dudaklarımda “Mona Rosa bugün ben de bir hal var / Yağmur iğri iğri düşer toprağa…” mısraları dökülmekte… Üstad ‘kırkikindi yağmurlarını’ değil, ‘Hızırla Kırk Saati’ yazmış; “Onlara anlat yağmur karşılıklı yağar / Ruhların içindeki müzikle karşılıklı…”
Nisan üzerine bu kadar laf edip de ‘Çorak Ülke’ şairi T. S. Eliot’un bir mısrasını da anmamak olur mu? Şair ‘Nisandır, en zalimi ayların / Doğurtup leylakları ölü topraktan / Yoğurup anılarla istekleri / Can verir ölgün köklere, bahar yağmuruyla…’. Nisan bahardır. Tabiatın yeniden uyanışı… Şair neden Nisan’ı ayların en zalimi gördü acaba? Ne yaşadı bu mevsimde? Ömer Erdem’in cevabı ilginç; “Bizde sevgilinin hallerinden bir haldir zalimlik… Yeter ki ebedi olmasın… Hepi topu 1 ay sürecek bir zulümden kim şikayet edebilir ki kavuşmanın huzurunda… Üstelik bu zulüm bin bir çiçek, bin bir taze hava, toprakta uyanış, havada pır pır ederek atan kalp hissi, zamanın nar ağacına tünemiş bir serçe misali sekmesi iken… Bir şairimiz de ‘Kötüler baharda kusur arar’ dememiş miydi?”
Canım hiç yazmak istemiyordu. Ama bereket yüklü Nisan yağmurları çekti beni içine. Nisan’ın şakasından uzaklaştım. Ne ülkenin ne dünyanın şaka kaldıracak hali var. Yanıbaşımızda savaş… Füze ve bomba sağanakları altında yaşam savaşı veren çocuklar… Ben de Anadolu coğrafyasında ‘kırkikindi yağmurlarında’ ıslanmak istedim. Şükür ki, bahar bir damlası inci tanesi gibi kıymetli yağmur sağanakları altında geldi. Kırkikindi yağmurlarına şemsiyesiz yakalanasınız…! Sen bir yağmur damlası olsaydın nereye düşmek isterdin?























