(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Pazartesi günü Mevlid Kandili… Bir rivayete göre Efendimiz Rebiülevvel ayının 12. gecesi dünyaya teşrif etti. Hicrî takvim, miladî gibi “sabit” değil; sürekli deveran eder. Evet, “kandil” gecesiyle başlayan haftanın adı: Mevlid-i Nebi… Yani Peygamber’in doğumu… Hristiyanlar 25 Aralık’ı İsa Peygamber’in “doğum günü” kabul eder. Yılın son gününe kadar çeşitli etkinliklerle kutlarlar. Ve bütün dünya bunun farkındadır.
“Mevlid” kelimesi, tahmin ettiğiniz gibi Arapça… Doğum demektir. “Valide” oradan gelir. “Velet” de öyle… “Mevlüt” pek yaygın olmasa da çocuklara isim olarak da konur. Anadolu’da bir Mevlid geleneği olduğu muhakkak. Camilerde, evlerde Süleyman Çelebi’nin Efendimiz’in doğumunu anlatan naatı okunur. Adı manidar: Vesîletü’n-Necât… Yani “kurtuluşa vesile”: “Allah adın zikredelim evvela / Vacib oldu cümle işte her kula…”
Sadece doğum gününe mahsus değildir. Naat bir şiir türüdür. Bir kutsiyet atfedilmesi ne kadar doğru? Tartışılır… Eskiden “Kutlu Doğum Haftası” vardı, artık yok. Çeşitli saiklerle kaldırıldı. Kutlu Doğum, 571’in 12 Rebiülevvel’ini baz alarak sabitlemişti. 14 Nisan’la başlayan hafta 20 Nisan’a kadar sürerdi. Şimdi Hicrî takvime dönüldü; adı değişti ve Mevlid-i Nebi oldu. Rebiülevvel’in 12’si hangi güne tekabül ediyorsa, o gün başlıyor.
Bu değişim bile “kutsallığın” bir geceye hasredilmeyeceğinin kanıtı. Peki, dinde “kandil” var mı? Bu ayrı bir tartışma konusu… Benim boyumu aşar. Ali Bulaç’ın görüşü kayda değer: “Kutsal geceler üzerine Türkiye’de kutlanan kandil geceleri, Müslüman olan kavimlerin İslam’a soktukları kutsallıklardır. Kandiller de bu meyanda kutsala büründürülmüştür. Kandil geceleri, ne Hz. Peygamber hayatta iken ne de ilk nesil sahabe ve tâbiîn tarafından kutlanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.), bırakın kandil geceleri kutlamayı, bid’atları yasakladığı gibi cuma günü ve gecesi özel bir ibadet yapılmasını da yasaklamıştır. Kandil geceleri, Osmanlılarda II. Selim (1566-1574) zamanından başlayarak minarelerde kandiller yakılmak suretiyle duyurulup kutlandığı için bu gecelere “Kandil Geceleri” denmiştir…
Geleneği ve klasik anlayışı sarsan bir yorum… Gece eğer bir genelgeyle değişebiliyorsa, Ali Bulaç haksız sayılır mı? Düne kadar “Kutlu Doğum”du adı ve Nisan’ın ikinci haftasıydı. Şimdi “Mevlid-i Nebi” oldu… Peki “Üstad” Ali Bulaç’ın, Mevlid Kandili konusundaki düşüncesi nedir?
“Mevlid Kandili… Hz. Peygamber, sahabe, Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde bu türden bir kutlama yoktu. İlk defa Mısır’da, Şiî Fâtımî döneminde başlandı. Eyyûbîler birçok ritüel ve bayram kutlamalarını yasaklamışlardı. Hz. Peygamber’in bu gece doğduğuna ve gecenin faziletli olduğuna dair güvenilir bir bilgi ve belge yoktur. Hz. İsa’nın (a.s.) doğumunu büyük törenlerle kutlayan Hristiyanlara nazire, Hz. Peygamber’in doğum günü kutlamalarının icat edildiğini söylemek mümkün. Bugün Müslümanların kahir ekseriyeti, doğum gününü vazgeçilmez, atlanmaz, ihmal edilmez seküler bir kutsallığa dönüştürmüş bulunmaktadırlar. Doğum günleri, yılbaşı kutlamaları, sevgililer günü, anneler günü, babalar günü kapitalist piyasa için ‘kutsal günler’dir.”
Ali Bulaç’ın görüşünü önemsemekle birlikte onun kadar keskin değilim. Kandil veya kutsal geceler, Anadolu insanının dini tekrar hayatının odağına aldığı zaman dilimleridir. Bir vesiledir… Müslümanlıklarını hatırladıkları ve Allah’ın ipine tutunmaya çalıştıkları gecelerdir…Kandiller ve kutsal geceler de hayatın dışına çıkarsa, Anadolu’da dini hayat daha da çoraklaşmaz mı? Tabii doğrusu kavramları yerli yerine oturtmak: “Mevlid”i bir şiir, bir naat olarak görmek ve ona ayet, hadis gibi kutsal anlamlar yüklememek… Ama zor.
Yılların kemikleşmiş düşüncelerini değiştirmek kolay mı? Ben, kandil gecelerine tümden ret yerine “hayra vesiledir, bir imkân ve zemindir” diye bakıyorum. Ama Bulaç’a hak vermekten de geri durmuyorum. Vesile deyince… Kutlu Doğum Haftası etkinliklerine CHP liderlerinin katıldığını hatırlatmak isterim. Rahmetli Deniz Baykal, 2010’da harika bir konuşma yaptı. Söyledikleri medya ve kamuoyunda günlerce tartışıldı. O konuşmadan birkaç cümle:
“Kur’an insanı özgürleştirirken toplumsal hayatta da adaletin belirleyici olmasını sağlamıştır. Kur’an-ı Kerim bir kavme veya soya değil, tüm insanlığa inmiştir. Dinin bir servet veya ün elde etmek amacıyla ele alınması, İslamiyet’in özüne yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Her insan aklı ve kendi hür iradesi ile inanır. Hiç kimse bir başkasının günahını çekmez. Cennete ancak hak eden gider. Cennette hiçbir cemaatin toplu rezervasyon yapma imkânı yoktur. Şûra, adalet ve işlerin ehillerine verilmesi temel değerlerdir. Ama bunlar, siyasetin tekelinde olmayan ve her zaman gözetilmesi gereken unsurlardır. İstişare şarttır. İster mecliste, ister kendi partinde yaparsın. İşi ehline vereceksin. Benim dostumdur, akrabamdır diye iş vermeyeceksin. Ve adaleti de gözeteceksin. Hazreti Muhammed en güzel örnektir. Örnek olmak, taklit etmek anlamına gelmez. Hazreti Muhammed’in taklit edilmeye değil, anlaşılmaya ihtiyacı vardır…”
Bir cuma hutbesi gibi değil mi? Bu sözler, CHP gibi laik, sol ve dinle ilişkileri tartışmalı bir parti liderinin ağzından çıktı. Baykal istisna mıydı? Hayır. Sonraki yıllarda halefi Kemal Kılıçdaroğlu da Baykal’ın geleneğini sürdürdü. İki yıl sonraydı. Programa o zaman Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte katıldı. Ülkenin hafızasına kazınmış güzel ve hoş görüntülerden biriydi. Kılıçdaroğlu’nun konuşması da dikkat çekiciydi:
“Peygamberin ahlakı ile ahlaklanmadıkça ne yaparsanız yapın, kurtuluş mümkün değildir. Müslümanım diyen herkesin kendini sorgulaması gereken nokta budur. Şimdi ben, zenginleşir zenginleşmez içinde büyüdüğü fakir mahallesini terk edenlere sesleniyorum. Kendinize zengin komşular edinerek bu sorumluluktan kurtulduğunuzu mu zannediyorsunuz? Hayır! Siz fakir komşularınızdan değil, Hazreti Muhammed’den uzaklaşıyorsunuz.”
Söylediklerinde siyasi eleştiri havası yok değil, var. Ve fakat yanlış mı?
Evet, Mevlid-i Nebi Haftası’na giriyoruz. Cuma hutbesinin konusuydu. Haftanın önemini anlatan bir iz, bir işaret var mı çevrenizde? Kandil bir gece, geldi geçecek… Peki sonra? En azından hafta vesile edilerek sadece cami cemaatine değil; gözü ezanda, meyli namazda olanlara da değil, mesajın gitmediği, duyulmadığı uzak mahallelere ulaşılamaz mıydı?
Ne yazık ki Diyanet’in ne misyonu ne de üslubu bu vizyondan çok uzak. Cuma hutbelerinden muhafazakâr mahalle bile şikâyetçi. Çağları aşan mesajı “konjonktürün dar kalıplarına” sıkıştırmaya çalışırsan olacağı bu. Geçen yıl Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması dikkat çekiciydi; “Zulmün karanlığı, yerini adaletin gönüllerimizi ısıtan güneşine bırakacaktır. Bu mübarek gecenin Gazzeli kardeşlerimizle birlikte tüm mazlumların sıkıntıdan kurtuluşuna vesile olmasını yürekten temenni ediyorum. Mazlumların yüzünü güldürecek, mağdurların derdine derman olacak, insanlığa yepyeni bir umut penceresi açacak tüm yol ve prensipler, Efendimiz’in müşfik ve kuşatıcı davetinde mündemiçtir.”
Temenni ve söz yetmez tabii. Gönülleri ısıtacak adalet güneşinin doğması ve Gazze’nin kurtuluşu için iktidarın yapması gerekenler yok mu? Adalet güneşi nicedir kara bulutların ardında… Dünyanın her yerinde böyle. İslam coğrafyası karanlık içinde… Dünyayı aydınlatacak ışık, Efendimiz’in mesajlarında mevcut. O mesajın taşıyıcısı olduğunu iddia edenler hakkını verebiliyor mu? O ışıktan yeteri kadar istifade edebiliyor mu? Bu sorulara maalesef olumlu cevap vermek çok zor. İslam âleminin trajedisi burada saklı.
Bugün kim, Batı ülkeleri dururken herhangi bir İslam coğrafyasında yaşamak ister? Göçmenlerin yönü neden Batı? Afganistan, İran halkı neden yönünü Batı’ya çevirdi? Mesajın hakikati ve değeri konusunda şüphe yok.
Efendimiz çölde doğdu, bastığı her yeri yeşertti. Bugün o yeşilden, rahmet esintisinden eser var mı? Mevlid-i Nebi’yi bir fırsat ve imkân kabul ederek Efendimiz’in misyonu ve vizyonunu anlamaya çalışmak gerekmez mi? İki şiir, birkaç hamasî cümle… Yeter mi? Gönülleri ısıtacak adalet güneşi nerede? Ne zaman doğacak? Coğrafyamız karanlıktan ne zaman kurtulacak? Zillet içindeki İslam Dünyası ne zaman izzetini bulacak?
Ne diyordu Mehmet Akif; “Ondört asır evvel yine böyle bir geceydi / Kumdan ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi / Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler / Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi… Yıllar geçiyor ki Ya Muhammed / Aylar bize hep Muharrem oldu / Akşam ne güneşli geceydi / Eyvah o da leyl-i matem oldu…”
























