(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de çevre tartışmaları çoğu zaman birkaç günlük görüntüler, deniz yüzeyindeki çöpler ya da yaz aylarında ortaya çıkan kötü kokular üzerinden yürütülüyor. Oysa Akdeniz kıyılarından Çukurova’daki sulama kanallarına kadar uzanan son veriler, çok daha büyük bir soruna işaret ediyor. Türkiye yalnızca kendi plastik atıklarıyla mücadele etmiyor aynı zamanda Avrupa’nın plastik atıklarının önemli bir bölümünü de kabul ediyor. Üstelik bu atıkların gerçekten ne kadarının geri dönüştürülebildiği ve ne kadarının doğaya karıştığı konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor.
Bu plastiklerin önemli bir bölümü Türkiye’nin kendi atığı değil. Çin’in 2018’de plastik atık ithalatını büyük ölçüde kısıtlamasının ardından Avrupa’nın plastik atıkları için Türkiye önemli bir merkez haline geldi. 2025’te AB ülkelerinden Türkiye’ye yaklaşık 503 bin ton, İngiltere’den ise yaklaşık 139 bin ton plastik atık gönderildi.
Kâğıt üzerinde bunların adı “çöp” değil, geri dönüştürülebilir ikincil hammadde. Ancak asıl sorun, bu atıkların Türkiye’ye geldikten sonra nasıl işlendiği. Geri dönüşüm tesislerinin yeterince denetlenmemesi durumunda plastik parçacıkları atık sularla birlikte kanallara, toprağa ve denize ulaşabiliyor.
Adana’daki araştırmalar bu nedenle özellikle önemli. Plastik atıkların işlendiği bölgelerin yakınındaki sulama kanallarında mikroplastik yoğunluğunun katlanarak arttığı belirlendi. Bu kanalların tarım arazilerinin sulanmasında kullanılması, çevre sorununu doğrudan gıda güvenliği sorununa dönüştürüyor.
Burada artık basit bir ekonomik hesap yapılamaz. Bir şirket ucuz hammadde kazanırken kirlenen suyun, toprağın ve denizin maliyetini kim ödüyor? Eğer bu maliyet çiftçiye, balıkçıya, turizm sektörüne ve toplumun tamamına yükleniyorsa, ortada gerçek anlamda bir ekonomik kazançtan söz etmek zor.
Avrupa’nın plastik atıklarını başka ülkelere göndermesi de meselenin uluslararası boyutunu gösteriyor. Zengin ülkeler tüketimin çevresel maliyetinin bir bölümünü kendi sınırlarının dışına taşıyor. Türkiye ise bu atıkları ekonomik değer yaratma iddiasıyla kabul ederken, ortaya çıkabilecek çevresel maliyetleri yeterince hesaba katmak zorunda.
Üstelik mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda bilim dünyasının araştırmaları sürüyor. İnsan kanında ve çeşitli dokularda mikroplastiklerin bulunması, bu konunun yalnızca çevrecilerin değil, sağlık politikalarının da gündemine girmesi gerektiğini gösteriyor.
Bu nedenle mesele birkaç plastik parçasının denizde yüzmesinden çok daha büyük. Akdeniz’in kirliliği turizmi, Çukurova’nın kirlenmesi tarımı, mikroplastikler ise halk sağlığını ilgilendiriyor.
Çevreyi korumak bir siyasi görüş meselesi olmamalı. Çünkü vatan yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak parçasının adı değil; denizi, nehri, tarlası ve gelecek nesillere bırakacağımız yaşam alanı.
Türkiye artık Avrupa’nın plastik atıklarını dönüştüren bir ülke mi olacak, yoksa başkalarının tüketiminin bedelini toprağı ve deniziyle ödeyen bir ülkeye mi dönüşecek?






















