(The Turkish Post) – HATİCE YILDIZ
“Önemli şeyler hakkında sessiz kaldığımız gün, hayatlarımız sona ermeye başlar.”
(Martin Luther King, Jr.)
Türkiye’de yaşanan tüm umutsuzluklara, hayal kırıklıklarına rağmen seçmenin büyük bir kısmı sandığa vefa gösteriyor, seçim zamanı oyunu kullanılıyor. Nitekim 14 Mayıs 2023 seçimleri son 10 seçimin en yüksek katılımlı seçimi olarak rekor kırmış YSK, yurt içinde seçime katılım oranının yüzde 88,92 olduğunu duyurmuştu. 2023 genel seçimlerinden bir yıl sonra 2024 yılında yapılan mahalli idareler seçimlerinde katılım 10 puan düşmüş olmakla beraber toplamda yüzde 78 katılım oranını yakalandı.
2024 mahalli idareler seçimlerinde CHP 14 büyükşehir, 21 il, 316 ilçe belediyesini kazandı ve oyların %33,18’ini alarak Türkiye’nin 1. Partisi oldu. Aynı seçimde AKP 12 büyükşehir, 12 il, 344 ilçe belediyesini kazandı ve toplamda oyların %30,16’sını alarak 2019 yerel seçimlerinde aldığı oyları %8,6 kaybederek 2. parti konumuna düştü. Seçimlerin üzerinden iki yıl geçti. Bu iki yıllık dönemde hukuki ve ekonomik verilerde iyileşme yaşanmadığı için AKP’nin kaybettiği oyları yerine koyamadığı saha uzmanları tarafından sıklıkla dile getirilir iken, farklı partilerden seçilen en az 63 belediye başkanı ve 19 milletvekili partilerinden ayrılarak AKP’ye kattı. AKP’ye katılan belediye başkanları ya da milletvekillerinden bu geçişlerinin nedenlerini açıklayan, kamuoyunu tatmin eden bir açıklama/gerekçe ortaya koyan olmadı. AKP’yi, politikalarını sert dille eleştiren hatta “AKP’ye katılacak mısınız?” sorularını kendilerine hakaret kabul ederek sert cümlelerle yalanlayan isimleri kısa bir zaman sonra yön değiştirmeye iten olgunun makul bir sebebinin olmayacağı izahtan vareste durmaktadır.
Kamuoyunda genel kabul, hukuki bazı soruşturmalara konu olmaktan korkan belediye başkanlarının AKP’ye katılarak bu tehditten kurtulmayı seçtikleri yönünde. Nitekim pek çok muhalif belediye başkanının tutuklandığı, yerlerine kayyum atandığı bir atmosferde muhalefetten AKP’ye geçen belediye başkanlarına hiçbir soruşturma açılmaması kısmen bu kabulü doğruluyor. Doğrulayan bir diğer veri de bazı belediye başkanlarının adının soruşturma konusu olabileceğinin kimi siteler tarafından haberleştirilmelerinden kısa bir zaman sonra bu geçişlerin yaşanması.
Peki bu geçişler seçmenler tarafından nasıl karşılanıyor?
Ülkenin dört bir tarafında tekerlekli sandalyede, sedye ile, gelinlik/damatlıkla, kuyrukta bekleyerek oy kullanan seçmenler her seçim dönemi ana haberlerde “Türkiye demokratik bir seçimi tamamladı” haberlerinin en iç ısıtan, halkın demokrasiye olan inancının ve demokrasiden vazgeçmeyeceğinin nişanesi kabul edilen görüntüler olarak yer alır. Demokrasiye inanan, oy verdiği vekile ve partiye güvenen seçmen aslında sadece bir kâğıda değil; bir umuda, bir fikre, bir söze mühür basıyor. Sonra günler geçiyor, aylar geçiyor ve bir sabah gazeteyi açtığında oyunu verdiği ismin oy vermediği hatta eleştirdiği safa geçtiğini okuyor. Hem de seçmenine, onu oraya getiren iradeye hiçbir açıklama yapmadan. İşte tam orada kırılan şey, bir koltuğun yeri değil; insanın içindeki güven duygusudur. İnsanlar oy kullanırken seçtikleri temsilciye, onun yapmayı vadettiklerine, şikâyet ettikleri politikaları sonlandıracağına inanır. Bir gecede seçmene verdiği tüm sözleri unutan, verdiği sözler hilafına hareket edenler topluma neyi kaybettirdiklerinin farkındalar mı bilmiyorum. Ancak siyasete, parlamentoya güvenin kaybolması üzerinde çok düşünülmesi, hatta yeniden tesisi için acilen çaba gösterilmesi gereken bir vakıa.
Sosyologların çok sevdiği bir kavram vardır: Anomi. Durkheim’ın deyişiyle, insanın ait olduğu kuralların ve değerlerin altından halının çekilmesi hâli. Anomi, toplumun norm ve değerlerinin çöktüğü veya belirsizleştiği bir sosyal istikrarsızlık durumu olarak tanımlanır. Sosyolog Émile Durkheim tarafından ortaya konulan bu terim, insanların kendilerini gerçeklikten kopuk, amaçsız ve belirsiz hissetmeleri olarak tanımlanır. Hızlı değişim gösteren, eşitsizlik dönemlerinde, toplumu bir arada tutan kavramların eriyip gittiği ortamlarda gündeme gelir. Vekil transferleri işte tam da bunu yapıyor. “Nasıl olsa hepsi aynı” cümlesini bir bilge sözü sanılır hâle getiriyor. Oysa bu cümle bilgelik değil, yorgunluktur. Umudunu yitirmiş bir toplumun iç çekişidir.
Düşünsenize; siz birine emanet veriyorsunuz. Bir anahtar, bir sır, bir söz. O kişi ertesi gün o emaneti başkasına devrediyor, üstelik size sormadan. Bourdieu’nün “sembolik şiddet” dediği şey, kimsenin kolunu bükmeden iradenizi yok saymanın o kibar, o görünmez hâlidir.
Bu transferlerini, oyunu aldıkları seçmene izah etmek zahmetine dahi katlanmayanların “vekillik” sıfatını taşıyıp taşımadıkları, vekil listelerinin oluşumu, siyasi partiler kanunu vb. siyaset kurumunun acilen çözmesi gereken meselelerin başında gelmektedir; nedenleri ve nasılları başka bir yazının konusu olmayı hak etmektedir. Son zamanlarda yaşanan transferler, “namuslu ayrılık mı stratejik geçiş mi”; işte bu ince çizgi bir toplumun siyasete olan güveninin de sınırını çiziyor.
Toplumun güven duymadığı siyaset de iktidar da gerçek bir meşruiyet taşımaz.
Max Weber, bir otoritenin ayakta durmasını halkın onu “meşru” görmesine bağlamıştı. Kalıcılığın sırrı zorbalıkta değil, gönüllü kabuldedir der. Weber’e göre güç, en basit anlatımla, kendi iradesini başkalarına dayatma yeteneğidir. Örneğin biri bir insanı rehin alabilir, güç kullanarak gasp edebilir. Ancak bunların hiçbiri otoriteyi temsil etmez. Otorite, tabi olanlar tarafından adil ve uygun kabul edilen, meşru görülen bir güçtür. Baskı rejimleri sürekli hâkim kalamaz, vatandaşlar genellikle korkudan itaat eder ve bu korku zayıfladığı anda rejim de zayıflar. Fakat insanların yöneticilerine, hukuki sisteme, kurumlara, yargıya, bürokrasiye gerçekten inandıkları rejimlerde itaat gönüllü hale gelir ve bu yönetim biçimlerini Weber, istikrarlı otorite olarak tanımlamış ve meşruiyet adını verdiği bu inanca dayandığını savunmuştur. Transferlerin iktidarın hukuk üzerindeki etkisini ve gücünü kullanarak gerçekleştirdiği konusunda fikri bir mutabakat vardır. Esasen bu durum bize bir başka şeyi de göstermektedir; iktidar bu transferlere neden bu kadar ihtiyaç duymaktadır? Bireysel görüşüm, seçmende yaşanan kopuşu, anketlere yansıyan oy düşüşlerini bir noktada perdeleme, seçmenin karşısında en güçlü tek partinin kendileri olduğu imajını var etme gayesidir. Zira seçmen diledikleri oranda kendilerine teveccüh gösterse, “suçu olan AKP’ye geçiyor” algısı yaratan bu transferlere ihtiyaç duyulmazdı. AKP’nin son mahalli idareler seçimlerinde %30 bandında oy aldığı düşünüldüğünde toplumun önemli bir kesiminin muhalif olduğu sayısal olarak ortadadır. %70 muhalif kitleden gerçekleşen transferler seçmenin sandığa, seçime ve topyekûn siyasi kurumlara inancını yok etmekte, siyasilere saygısını yitirtmekle birlikte “erdem” konusunda da topluma kötü örnek oluşturmaktadır. Toplumları ayakta tutan en önemli hususlardan biri erdemler, ortak ahlaki ilkelerdir. Toplumlar çoğu zaman bu ortak değerlerle birbirine tutunur, gelişir.
“Oy namustur” diyen bir toplumun, sandığa alışveriş masası, oya değer kazanınca veya birilerinin lüzum görmesi ile el değiştiren hisse senedi muamelesi yapılmasını içlerine sindirdiklerini zannetmek hata olur. Nitekim transfer olan vekillerin, belediye başkanlarının seçmenleri tarafından nasıl karşılandıkları(!) kimi zaman kamuoyuna yansımaktadır.
Siyasiler toplumlara “oy” nazarı ile bakabilirler, belki işin doğası da budur. Ancak toplumlar siyasilere, kendilerine en iyi hizmeti sunacaklar, hukuki ve ekonomik anlamda adil bir düzen inşa edecekler, şeffaf, hesap verebilir, liyakatli kurumlar var edecekler, verdikleri sözlerin gereğini yerine getirecekler, oylarının namusuna sahip çıkacaklar inancıyla oy verirler. Bugün transfer olan vekillerin seçmenlerinde yarattığı hayal kırıklığı sadece onlarla sınırlı değildir. Gözden kaçan; seçmenine verdiği sözü tutmamış bir vekile ya da belediye başkanına kapı açan iktidar bakımından da aynı hayal kırıklığını yaratmaktadır. Velhasıl tezgâhında sağlam elma sergileyenle çürük elma sergileyenin satışı aynı olmaz.
Hakikatten ayrılmayanlara saygılarımla.
























