(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Birkaç aydır Ayakta Kalanlar adlı kitabımı İngilizceye çevirmeye çalışıyorum, bu yüzden, kaç kere baştan sona incelediğimi bilemediğim kitabı, bir kez daha ince eleklerden geçirmek durumundayım. Bu sadece akademik çalışma yorgunluğu değil, benim için en derin üzüntü kaynaklarından birine dalmak demek. İçinde yandığım bir ateşin en harlı alanında yanmaya devam edenlerle ilgili nesnel bir çalışma yapmak, akademik hayatımın en zorlu deneyimiydi.
Katılımcılarımdan pek çoğunun, en sevdiklerinin intiharından sonra başladıkları yeni hayata -intihara tanıklık, hayatı ‘intihardan önce ve intihardan sonra’ diye ikiye bölen bir etki yaratır- dair söyledikleri, kaçınmanın mümkün olmadığı bir üzüntü veriyor insana.
On dokuz yaşındaki oğlu intihar eden anne, hayatındaki en büyük sevincin oğlunun mezarına gitmek olduğunu söylüyor. ‘Bazen deliriyorum galiba, onu mezardan çıkartıp öpüp koklamak istiyorum. Onun ziyaretinden dönerken arabaya binmiyorum, ondan çabucak ayrılmayayım diye yürüyorum, yol iki buçuk saatte bitiveriyor…’
‘Arslan gibi kocası’ intihar eden genç kadın ise, ‘ben kadersiz bir kadınmışım işte’ dedikten sonra ‘hayallerimizi elimizden aldılar, neyin hayalini kuracağım ben bundan sonra, hayal falan kurmuyorum’ diye devam ediyor.
Bu iki örnek, tablonun ruhunu yansıtmaya yeter. Okuru aynı acıya boğmak niyetinde değilim; amacım, bazılarına trajik, hatta garip gelebilecek olsa da başka.
Aslında böyle cümleler kurma cesaretini de katılımcılarımdan aldım. Bu kahır dolu görüşmelerden belki bir sene sonra aradığım anne, daha mavi bir ses tonuyla konuşmuştu benimle. ‘Ne yaparsınız Hoca Hanım, hayat devam ediyor, gözüme bakan başka çocuklarım da var benim…’
Eşinin gidişiyle kahra boğulan kadın ise gökler ötesinden gelen bir lütufla ‘sağlam bir iş’ bulmuş, geride kalan çocuklarına odaklanmıştı, yeni bir kayıp daha yaşamaya tahammülü olamazdı.
Bu geri dönüşleri almasam, zihnim harı geçmeyen ateşlerin içinde yanan, çok istediği hâlde ölemeyen insan çığlıklarıyla kalacaktı, buna dayanmam zor/du. Fakat, KHK sebebiyle intihar eden kişi yakınlarında gözlemlediğim en önemli fark -bundan önce bilindik sebeplerle intihar eden kişi yakınları üzerine çalıştığım için karşılaştırma imkânım vardır- müntehirin ölümüyle ilgili dinsel yaklaşımda merkezleşiyor.
Katılımcılarım, dinin intihara dair yaklaşımını eleştirmiyorlar. Ancak onlarda Allah’ın sonsuz adalet ve merhametine duyulan güveni körükleyen bir saik var: Devlet yönetiminin zulmünün şiddeti. Bunun yanında müntehirin ruh sağlığının bozulması, onların ruhuna serinlik üfleyen ve intiharı ‘bir mazlum ölümüne’ yükselten en önemli sebeplerden biri.
Hâl böyle olduğunda, bu bitimsiz acı sona ermese de tesellisi ve serinliği geride kalanlara ulaşıyor.
Bu bağlamda, bana hayal kurma özgürlüğü üzerine söz söyleme alanı açılmış oluyor.
…
Yurttaşların ‘hayal kurma yetilerinin gasp edilmesi’, muktedirin bahse konu girişimindeki mutlak başarısını gösterir. Nazi zulmünde görülen rüyaları derleyerek bir kitap yazan Charlotte Beradt, muktedirin sadece uyanık hayatı değil, halkın bilinç altlarını da kontrol altına aldığını ortaya koymuştu. Benzer şekilde, KHK mağdurlarının -önemli bir kısmının- hayallerinin çalınmış olması eşi az görülen bir başarıya işaret eder.
Her zaman olduğu gibi, buna itiraz ediyorum ve en mahrem alanlarımızdan biri olan hayallerimizi korumaya davet ediyorum arkadaşlarımı ve bu gaspa maruz kalan herkesi. Hayallerim çalındığında, sözün konusu olabilecek bir benden pek söz edilemeyecektir artık. Halbuki yaşadığıma, algıladığıma ve anladığıma göre, hatta konuşuyor ve yazıyor olduğuma göre, böylesine korkunç bir gaspın mağduru olmam imkânsızdır.
Bunları söylerken acıları anlamamayla, empati yoksunluğuyla, ukalalık ve çok bilmişlikle, hasılı hadsizlikle suçlanabilirim. İntihardan geride kalan acılı özneler beni bu şekilde suçlarsa gövdemdeki zerreler adedince kabulümdür, ellerinden ve kalplerinden aynı sevgiyle öperim onları. Fakat deneyimlediğim şey, onların bu çizgide olmadıkları, hatta beni ‘Hoca Hanım, biz iyiyiz, ne olur bizi merak etme bu kadar’ diyerek teselli bile ettikleridir.
Hayallerimizi, umutlarımızı, yaşam sevincimizi ve amacımızı despotik vampirlerin orgazmik hazlarına teslim etmek, bana hayattaki en büyük onursuzluk gibi geliyor. Bunu reddediyor ve bu türlü bir gaspın mağduru olan herkesi bir kere daha hayata ve yaşamaya davet ediyorum.
İçimden süzülen bir şiirle.
Gökyüzüne Yağan Yıldızlar
Gökyüzü zifir karası değil
Kalbimden akan yıldızlarla yaldızlanmış
Başak sarısı saçlarıma tüneyen yıldızlar
Yavrularını doğurmuş
Başla kalp arasında jenerasyon farkı mı vardı, bilemem
Zihnimden kalbime doğan yıldızların gözü yukarılarda
Bu tersine göç adil
Gökyüzü neden hep veren olsun?
Alan olmalı bazen
İçimde kanat çırpan kelebekler
Işığa mı doydu
Yoksa cömertleşti mi?
Yıldız yavrularını semaya salan içimin gökleri
Kelebek alkışlarından mest ve sermest
Başak sarısı saçlarım
Kollarını duadan indirme sakın
Kendiliğimi çağıran çığırtkanlıklarım.
(FZF 2023)






















