(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Mart ‘tarihi olayların’ yoğun cereyan ettiği bir ay… 12 Mart İstiklal Marşı’nın kabulü… Bu yıl 103. yıldönümüydü. Hafta dolayısıyla Mehmet Akif Ersoy hatırlandı. Akif, marş için konan ‘500 liralık’ ödülü elinin tersiyle itti. Marşını yazdığı ülkesinde, öz yurdunda yaşayamadı. Devlet, peşine polis taktı. ‘Çok ağrıma gidiyor…’ dedi ve kendisini Mısır’a sürgün etti. Gönüllü değil, zoraki bir sürgün…
Cumhuriyet’in kuruluşunda ‘ah’lar var. Suç ‘cumhuriyet ve demokrasi’ rejiminde değil. Muktedirlerin uygulamalarında… Baskı ve istibdat politikalarında… Milli Şair’in bile takibat ve tarassut altına alınmasının başka izahı olabilir mi?
Akif’in hayatı bütünüyle trajedi… Çok sevdiği vatanına ölmek için geldi. Kimsenin ruhu duymadı. Üniversite öğrencileri cenazesine sonradan uyandı, son yolculuğu nispeten ‘gariplikten’ kurtuldu, sevenlerinin omuzlarında uğurlandı.

Babasının travmalarından ve trajedilerinden nasibini fazlasıyla almış küçük oğlu Emin’in ‘çöplüklerde yaşadığını’ biliyor muydunuz?
1966 yılında Çetin Altan’ın ‘köşesine’ konu oldu. Yoksa kimsenin haberi olmayacaktı. Altan yazısında der ki: “Bir öğle sonrası… Bayram içeri girdi, ‘Sizi biri görmek istiyor’ dedi. Buyursun… İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük boyunla, ‘Bendeniz’ dedi, ‘Mehmet Akif’in oğluyum.’”
Akif’in biricik oğlu dilenci kılığında bir adama nasıl dönüştü? Devletin, milletin marşını yazmış şaire, yakınlarına hiç mi vefası yok? Anlamak zor. Akif’i yere göğe sığdıramayan ‘muhafazakarlar’ aileyi neden sahipsiz bıraktı. Bilmiyorlar mıydı? Bilenler vardı. Kapı önüne kondu. Bu ayıp ve utanç bir ülke ve insanına yeter de artar… Akif’i her hatırladığımda çocuklarının yaşadığı dramlar gözümün önüne gelir, yüreğim burulur, gözlerim nemlenir, içim acır.

Çetin Altan’ın yazısından okuyalım: “Bir anda ne olduğumu yine şaşırdım ve nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine; ‘Ooooo buyurun, buyurun nasılsınız?… türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O tavrını bozmadı. ‘Rahatsız etmeyeyim’ dedi. ‘Sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim’… Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da ben mi yerin dibine geçtim, doğrusu fena allak bullak oldum. Ve yine tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkarıp uzattım. O bükük boynuyla ‘Siz ne münasip görürseniz…’ dedi.
Manzarayı düşünebiliyor musunuz? Akif’in oğlu ‘yardım ve para dilenmek zorunda’ kalıyor. Aç olmasa ister miydi, bu duruma düşmeyi? Vah ki ne vaahhh…
Çetin Altan yaşadıkları karşısında ‘dağılmış ve yıkılmış’ durumda. Kim dağılmaz ki… “Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu üzerime. Cüzdanımı açtım, içinde ne varsa çıkardım – fazla bir şey de yoktu – elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sadece bir 10 ya da 20 lira aldı. ‘Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim’ dedi ve çıktı. Aradan bir ay geçti geçmedi. Gazetelerde bir haber ilişti gözüme. Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlunun ölüsü bulunmuştu…’.
Tarih 24 Ocak 1967… Kışın ortası… Hava ayaz ve soğuk. Ve bir çöp bidonunda bir ceset… Mehmet Akif’in oğlu…
Bu manzarayı görseydi kim bilir ne dokunaklı şiir yazardı. Görmediği de iyi oldu. Hangi babanın yüreği ve kalbi bu tabloya dayanabilir? Hele Akif gibi hassa ve naif biri… Ölmez de ne yapardı? Bu manzarayı gözünün önüne getiren, haberi okuyan hangi yürek duygulanmaz, hangi göz yaşarmaz? Bir ülke, bir memleket kendi evlatlarını bu kadar düşürür mü?

‘Kapının önüne koydular dedim ya…’ ayrıntısını öğrenmek isterseniz buyurun okuyun. Milli Türk Talebe Birliği Başkanlığı yapan Rasim Cinisli 2017 yılında hatıralarını ‘Bir Devrin Hafızası’ adlı kitapta topladı. 1966 yılında Tercüman’da Akif’in oğlu Emin Ersoy harap ve virane bir gecekonduda pejmürde ve zor şartlarda yaşadığını duyuran bir haber çıktı. Cinisli ve arkadaşları ‘ne yapabiliriz’ diye düşündü. Emin Ersoy’u MTTB’nin spor salonundaki bir odaya yerleştirmeye karar verdiler. Üstünü başına bakım yaptılar.
Cinisli 1966 Kasım’ında askere gitti. Yerine bir dönem Meclis Başkanlığı da yapan İsmail Kahraman geldi. Evet, düne kadar AK Parti’den milletvekilliği yapan İsmail Kahraman…
Cinisli’nin şu satırları insanın yüreğine ok gibi saplanıyor: “Emin Bey ben askerdeyken adresimi nereden bulduysa bir mektup yazmıştı. Benden sonra MTTB’den kovulduğunu, perişanlık içinde olduğunu ve beni çok özlediğini ifade ediyordu. Maalesef bir kaç ay sonra da Tophane’de bir kış günü, açık bir kamyonun karoserinde donmuş olarak bulundu…”
Rasim Cinisli aynı zamanda siyasetçi, iki dönem milletvekilliği yaptı. Yeğeni İYİ Parti’den milletvekili; Muhammed Naci Cinisli… İsmail Kahraman ise bir siyaset emeklisi… Kitap yayınlandığı zaman bu konu Cinisli ile Kahraman arasında polemiğe neden oldu. Kahraman cevap vermeye kalktı ve fakat söyledikleri tatmin edici değildi: “Burada suçluyu arama niyetinde değiliz. Lakin durum ne olursa olsun ortada utanılacak bir hadise var ve bu ayıp bize yetiyor zaten…”
İsmail Kahraman’ın bu ‘ayıp ve utançla’ insanların yüzüne nasıl bakabildiği de ayrı bir konu… Ne bakması, bu ayıplı yüzüyle siyaset yapabildi, insanlardan oy isteyebildi… Meclis Başkanlığı koltuğuna kadar tırmandı. Ne diyelim bu da bir ülke gerçeği ne yazık ki… Ayıp ve utanç yalnızca Kahraman’ın değil tabii… Herkesin… Hiç kimse masum değil. Devletten topluma kadar herkesin payı ve sorumluluğu var.
Sefalet içinde yaşayan sadece Emin değil, Akif’in diğer oğlu 2000 yılında vefat eden Tahir’in durumu da pek farklı değil.
Ne devletten ne toplumdan ilgi görmüş, kendi köşesine çekilmiş, hayata güç bela tutunabilmiş. 84 yaşında Tahir rahatsızlanır ve Yenibosna’da bir hastaneye gider. Kimliğini açık etmez, vatandaş olarak muamele görmek ister. Hastalığını atlatamaz ve hastanede vefat eder. Cesedi morga kaldırılır. Hasta yakınları hastane masraflarını ödeyemediği için cenazeyi uzun süre alamaz. Tahir’in Akif’in oğlu olduğu öğrenilince ‘naaşı’ rehinden kurtarılır.
Evet, İstiklal Marşı’nın yıldönümü… Büyük büyük laflar… Mehmet Akif’e övgü ve methiyeler… Nutuklar… İstiklal Marşı’nda Atatürk’ün en çok sevdiği mısralar… Bütün o söylevlerin, tören ve etkinliklerin ardında böyle bir trajedi saklı… Büyük bir dram. Akif ve ailesinin yokluğu, ‘ağaç kabuğu yemeye’ mahkum edilmesi… Akif 500 liralık ödülü elinin tersiyle itti. Fakat sonrasında başına gelenleri hak etti mi? Ya ailesi… Biricik evlatları, kızı Suat Hanım…
Mehmet Akif’in çocuklarına sahip çıkmayan, arayıp sormayan, ilgi göstermeyen sıradan insanlara neler yapar? Bu ülke ve insanı evlatlarına neden kıyar? Neden bu kadar hoyrat davranır? Nerede kaldı vefa? İstiklal Marşı’nın hiç mi hatırı yoktu? Önce ülkesi Akif’e zindan oldu…
Akif gibi ‘vatan sevdalısı ve aşığı’ bir adamın yüreği sürgünü nasıl kaldırır? Şu mübarek Ramazan gününde bilmiyorum yüreğinize ne kadar dokundu, 12 Mart’ta parlak nutukları, söylevleri ve etkinlikleri görünce ben de arka planda yetim ve öksüz kalan çocuklarının trajedisini paylaşmak istedim.
Akif sık sık okuduğum ‘Umar mıydın?’ şiirini yazarken “Odama girdim; kapıyı kapadım; ağlamaya başladım; O gün akşama kadar İslâm’ın garibliğine, müslümanların inhitâtına ağladım, ağladım…” der.
Hey gidi koca Akif! Umar mıydın evlatlarının perperişan olacağını, sahipsiz kimsesiz kalacağını, can paresi evladının çöp bidonlarında donarak öleceğini, diğerinin hastane morglarında rehin kalacağını…?





















