(The Turkish Post) – H. Agah KALENDER
Tarih okumayı severim. Klasik akademi üslubuyla yazılan kitaplar pek açmaz beni. Favorim “hatırat” veya biyografi kitaplarıdır… Okuması kolaydır, hafızada kalıcı izler bırakır. Bir dönemi, bir devri daha iyi anlarsınız. Anı kitaplarının “objektifliği” de tartışmalıdır tabii. Hatırayı kaleme alanın bakış açısı ve duyguları kuşkusuz ön plana çıkar. Onun için “darasını düşmek” lazım. Fakat geri kalanı da yeter.
Tarihe olan ilgi son zamanlarda arttı sanki. Bunda Murat Bardakçı’nın payı var mı acaba?
Önce gazetelerde “tarih” sayfaları hazırladı. Tarihin karanlık dehlizlerindeki kimi olay ve şahısları sayfalara taşıdı. Akıcı ve kendine has üslubuyla okutmayı başardı. Sonra televizyona geçti, aynı şeyi ekranlarda yaptı. İlginç konu ve konuklarıyla tarih programları çok izlendi. İlber Ortaylı ismini geniş kitlelere ve kamuoyuna mal etti.
Ortaylı tanınmayan biri değildi. Fakat namı daha çok üniversite amfilerinde veya kitapların sayfaları arasındaydı. Ekranlar onu herkesin tanıdığı bir isim haline getirdi. “Cahil, cühela…” gibi ithamları bir tür “magazin unsuru”na dönüştü. Şüphesiz yetkin bir isim, alanının uzmanı. Ben zaman zaman “medyatik olma” uğruna mesleğine ihanet ettiği hissine kapılırım. Gerçeği incittiği oldu; nabza göre verdiği şerbetlerle…
Mete Tunçay ismi yıllar önce radarıma takıldı. Adını ilk kez tartışmalarda duydum, röportajlarını okudum. Sıra dışı bir akademisyendi. Tabu dinlemiyordu. Resmî tarihe itirazlarını keskin ve yüksek sesle dillendirmekten çekinmiyordu. Söyledikleri muhafazakâr mahallede epey yankı uyandırdı. Dine, kutsallara uzak biriydi, solun içinden geliyordu. Ama kendi mahallesine de söyleyecek sözleri vardı. Ciltler dolusu Türkiye’de Sol Akımlar kitabını yazdı. Sol kesim de onun ezber bozan çıkışlarından nasibini aldı; o dünyanın “kemikleşmiş kalıplarını” kırdı.
Tabu yıkan, put kıran, önyargıları parçalayan, ezberleri bozan isimlerin seveni kadar nefret edeni de çok olur. Sol ve Kemalist kesim pek sevmedi. Muhafazakâr cenah ise yalnızca resmî tarihe yaptığı itirazlar yönüyle benimsedi Mete Tunçay’ı. O yüzden biraz Araf’ta kaldı.
Mahallesiz biriydi sanki. Ya da mahalleler arasında belirsiz bir yerdeydi… Hiçbir yere ait değildi belki de. Her mahallenin kısmen yararlandığı biri olduğu muhakkak. Gazete sayfalarında ve ekranlarda fazla görünmedi. Kendi tercihi miydi? Yoksa “mahallesizliğin bedeli” mi? Belki de her ikisi…
Mete Tunçay geçtiğimiz hafta yaşamını yitirdi. 89 yaşındaydı. Sağlık sorunları vardı. Son günlerini Etiler Huzurevinde geçirdi. Aynı gün Feriköy Mezarlığı’na defnedildi. Medyada “hatırı sayılır yazı ve değerlendirme” çıkmadı. Sanki belli kesimler “yok saydı”, ölümünü de görmezden geldi. Sol ilgisizdi, iktidar-muhafazakâr cenahı bozmuştu; kabuğuna çekilmiş, kendi dünyasında yaşıyordu. Hayatından ve eserlerinden çarpıcı kesitlerle dolu, akademiye yaptığı katkıları da içeren derli toplu bir Mete Tunçay portresi okumak isterdim. Fakat göremedim.
Hiç niyetim yokken, Mete Tunçay’ı yazmaya karar verdim. Sırf “Bu dünyadan bir Mete Tunçay geçti” demek için…
“Boşuna yaşamadı, yazdıklarıyla iz bıraktı” demek için… “Haberiniz oldu mu, Mete Tunçay diye bir adam yaşadı” demek için… Yazının hakkını ne kadar verebilirim bilmiyorum. Bir Mete Tunçay uzmanı değilim. Kitaplarının pek azını okudum. İsmi etrafındaki tartışmalardan haberdarım elbette. Çeşitli gazetelerde yayınlanan röportajlarında altını çizdiğim satırlar çok fazlaydı.
Mete Tunçay’ın, büyük romancı Kemal Tahir’in ölümüne neden olduğu iddia edildiğini duydum tabii.
Bir grup aydın, gazeteci Mehmet Barlas’ın evinde akşam yemeği için bir araya gelir. Aralarında Kemal Tahir ve Mete Tunçay da vardır. İkili arasında tartışma çıkar. Tahir’in romanlarında tarihî olay ve kişiler farklı yönleriyle yer alır. Kurt Kanunu mesela… İzmir suikastını klasik açıdan anlatmaz; Kara Kemal’i romanın kahramanına dönüştürür. Dozu artan tartışma sırasında Mete Tunçay, Kemal Tahir’e “Senin kitaplarını toplatmak lazım…” diye çıkışır.
Tahir bu cümle karşısında kötü olur, masadan kalkar. Fenalaşır. Zaten hastadır, kanser tedavisi görmektedir. Stresten ve gerilimli ortamlardan uzak durması gerekir. Eşiyle birlikte ayrılır. Evine ulaşamadan, kapının önünde başını koyduğu eşinin dizlerinde son nefesini verir.
Barlas’ın evindeki yemek “Son Akşam Yemeği” diye nitelenir — Hazreti İsa’dan mülhem. Ve Tunçay’ın, Tahir’in ölümünden sorumlu olduğu ileri sürülür. Mehmet Barlas itiraz eder: “Hayır. Kemal Tahir zaten kanserdi. Ameliyat olmuştu. Günleri sayılıydı. Bu tartışma bir adamı öldürecek türden değildi. Kemal Tahir her gece tartışan bir insandı…”
İddialar Mete Tunçay’ı üzer. Cenazede yakınlarına “Son yemeği olduğunu bilseydim, onu övücü konuşmalar yapardım” diye yakındığı söylenir. Roman yazarlığı konusunda Kemal Tahir’in hakkını teslim eder ama eleştirmekten de geri durmaz:
“Kemal Tahir, tekniği bakımından usta bir romancıydı. Bizde ender bir şey: Okurdu da… Daha ender rastlanan bir erdemi vardı: Düşünür ve oldum olası kör değneğini beller gibi benimsemiş bazı basmakalıp görüşlere karşı çıkardı. Fakat onun lehine söylenebilecek şeyler bununla bitiyor. O kadar çok şeyi aklında geçirmişti ki, bunlardan bazılarının doğru olmaması imkânsızdı. Ancak, başkaldıra başkaldıra, başlangıçta başkaldırdıklarının tam yanına kadar gelmişti. Çıkışında bir hayli haklı olduğu sezgilerini, fantezi paradokslar yapa yapa, haklı olmaktan büsbütün çıkacağı noktalara kadar getirirdi…”
Mete Tunçay’ı aslında kitaplarından öğrenmek lazım. 2007 yılında akademisyen arkadaşlarının kaleme aldığı Mete Tunçay’a Armağan adlı bir eser var. Daha yakından tanımak için en azından bu kitabı okumak gerekir. 1923–1931 yıllarını kapsayan Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması kitabını da öneririm.





















