(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
“Hani Erdal İnönü’yü yazacaktın… Kaç hafta geçti yazmadın…?” dedi. Doğru ya… “Fırsat bulursam yazmak istiyorum” demiştim. Dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamış. Genellikle yazılarımı gündemle ilişkilendirerek yazıyorum. Erdal İnönü’yü yazmak için pekala ‘CHP kurultayını’ vesile kılabilirim. Bir yılda 3 kurultay yapan parti olur mu? Parti yönetiminin iradesi değil tabii bu… Şartlar zorladı. Yoksa hangi parti bir yıla üç kurultay sığdırır. CHP için olağanüstü bir yıldı.
‘İlişkilendirmek…’ derken geçen hafta Sabiha Sultan’ı ‘pat’ diye yazıverdiğimi hatırladım. Oysa gündemle ilgili bir bağ söz konusuydu. Haberlerde okumuşsunuzdur; Boğazın en değerli mekanlarından İzzet Paşa Yalısı satışa çıkarıldı. Fatih köprüsünün tam altında… Fiyatı çok yüksek… Astronomik bir rakam… Birkaç haftadır medyada çok haber oldu. Peki yalı kimin biliyor musunuz? Ömer Faruk Efendi yalıyı eşi Sabiha Sultan için aldı. ‘Düğün hediyesi’ olarak… Ve bir süre burada yaşadılar. Sürgüne bu yalıyı bırakıp gittiler. Dara düşünce de elden çıkarmak ve paraya geçirmek zorunda kaldılar. Şimdi tekrar satışta…
Erdal İnönü tarih olmuş bir isim… En azından ismini herkes duymuş olmalı. İsmet Paşa’nın oğlu. Solun liderlerinden biriydi. Siyasete mesafeli ve uzaktı. Babasının siyasi mirasından yararlanmak için sol çevre zorladı. 12 Eylül’den çıkarken aktif siyasete girdi. Sol onun ismi etrafında birleşebilirdi. Erdal İnönü akademisyendi, fizik profesörüydü. Siyasette pek başarılı olduğu söylenemez. Kendisi için “Tam Norveç’te başbakan olacak adam…” dendi. Oysa burası Türkiye’ydi. Siyaset mücedele ve kavga demekti. Renkli biriydi Erdal İnönü. Esprileriyle gündem oldu.
Sol siyasete ve aktörlerine soğuk hatta tavırlı bir mahalleden geliyorum. Erdal İnönü’ye olumlu baktığım söylenemez. Ama bugün şunu rahatlıkla ifade edebilirim; “Kıymeti bilinmedi… Zamanında anlaşılamadı…” Parti içi iktidar kavgalarından bıktı ve koltuğunu bırakıp gitti. Hükümet ortağı Süleyman Demirel’in Çankaya Köşkü’ne çıkmasını fırsat bildi. Köşesine çekildi. Eşiyle birlikte sakin bir hayat sürdü. Siyasete dışarıdan müdahil olmadı. Sol birleşme bütünleşme adına çok kavga etti. Uzaktan izledi. ‘Geri dön… Sana ihtiyacımız var…’ çağrılarına kulaklarını tıkadı.

Vaktiyle siyasete neden girdiğini sordular… “Ülkemizi benden daha kötüleri yönetmesin…” diye cevap verdi. Bir siyasi liderin söyleyeceği cümle mi bu? Sıra dışı biriydi. O söyledi. ‘Ben özel biriyim…’ falan diye düşünmedi. Yine kurultay tartışmalarının olduğu günlerde… Partiden arkadaşlarıyla yemeğe gitti. Garson geldi, Erdal İnönü’ye menüyü uzatırken “Ne yersiniz Efendim…” diye sordu. İnönü’nün şu cevabı solun hali pürmelalinin ifadesiydi; “Teşekkürler… Biz birbirimizi yiyeceğiz…”.
Erdal İnönü eli kalem tutan biriydi. Hatıralarını yazdı. ‘Anılar ve Düşünceler…’ adıyla 3 cilt olarak yayınlandı. Yaşamını daha yakından öğrenmek isteyenler için bu kitabı tavsiye ederim. Ben bugün Erdal İnönü’nün başka bir yönünü anlatacağım. Yıllar önce Karar’da okuduğum ve kesip sakladığım Erdal İnönü’yü anlatan bir yazıdan söz edeceğim. Beni çok şaşırtan bir başka bir İnönü çıktı karşıma… ‘Sol ve İnönü ailesinin dinle ilişkileri pek sağlıklı değil’ diye bilinir. Gerçi İsmet Paşa için farklı rivayetler de söz konusu… Sokaktaki insan, “Ne olur Paşam… Bir Allah deyin…” diyen partililere “Tamam… Allaha ısmarladık…” dediğini unutmaz.

Erdal İnönü’nün de bir ‘namaz anısı’ var… Demirel’le birlikte Şanlıurfa’ya giderler… Günlerden Cuma’dır. Demirel namaza gider. Teşkilat İnönü’ye “Urfa dindar bir şehirdir. Camiye gitmezseniz bize kimse oy vermez…” der. İnönü, Demirel’i yakalar. “Hayırdır… Erdal Bey…” der; “Örgüt benim namaz kılmamı istiyor… Ama ben bilmiyorum…”. Demirel “Beni izle, ben ne yaparsam onu yap… O kadar basit…” cevabını verir. Ve camiye gider, namazını kılar… “Hayır, ben otelde kılarım…” falan demez. Babası için hani “Ben sürekli Cuma namazlarını evde kılıyorum…” dediği söylenir ya… Namazdan sonra Şanlıurfa’da oyları arttı mı acaba?
Kendisi gibi akademisyen kökenli İbrahim Özdemir, ODTÜ’de Erdal İnönü’nün bir ‘sohbet toplantısına’ katılır. Tarih 18 Mart 1996… İnönü’nün yıllarca ODTÜ’de ‘rektörlük’ yaptığını hatırlatmak isterim. Felsefe bölümü öğrencileri “Anılar ve Düşünceler…” adı altında görüşlerini anlatmak için İnönü’yü çağırırlar… O da kabul eder. İbrahim Özdemir henüz doktora öğrencisidir. Ve oradadır. Heyecan içinde sohbetin yapılacağı salona biraz erken gider, ön taraflar dolmuştur. Orta sıralarda yer bulabilir. Öğrencilerin ilgisi olağanüstüdür. Özdemir merak içindedir. Hem siyasetçi hem akademisyenin hayat ve felsefe üzerine söyleyeceklerine ilgisiz kalmak mümkün mü?
Şimdi orada yaşananları İbrahim Özdemir’in o yazısından özetleyerek aktarmak istiyorum; “Erdal İnönü fizik biliminin tarihsel gelişimini ve bu konudaki birikimini anlatırken, metafizik alana girdi. Tanrı’yla ilgili zımnen bir şeyler söyledi. Yanımdaki öğrencinin tepkisi olmasaydı, belki de bu konuyu böylece geçiştirecekti. Ancak felsefe bölümünün en ukala öğrencilerinden biri Erdal Hocanın üslubundan rahatsız olmuştu. Konuşmadan sonra tartışma ve sorular için vakit varken, genç arkadaşımız beklemeden oturduğu yerden konuşmaya başladı. Kolunu yanındaki kız arkadaşının omzuna atmış bir vaziyette “Hocam, bir dakika. Metafizikten bahsederken, sanki Tanrı varmış gibi bir imada bulundunuz? Yoksa yanlış mı anladım?”
Erdal Hoca her zamanki gülümsemesi ile “Evet, doğru anlamışsın. Ne var bunda?” Öğrenci istifini bozmadan, Hocanın büyük bir açığını yakalamış gibi: “Doğrusu size yakıştıramadım. Bir bilim adamı olarak olmayan bir şeyi nasıl ima edersiniz? Dahası sosyal demokratların lideri olarak nasıl böyle bilim dışı bir şeye inanabilirsiniz? Hele hele İsmet İnönü’nün oğlu olarak!” Erdal Hoca yüzünde tebessüm şu cevabı verdi: “Arkadaşım! Ben de sizin gibi gençken ve yanımda da böyle güzel bir hanım varken, bu soruları takmıyordum. Ancak şimdi öyle değil. Yaşlandık. Akşam yatağa girerken, sabaha çıkıp-çıkmayacağımdan emin değilim. Sevgili eşim Sevinç’e çaktırmadan bakıyorum. Yarın tekrar görüşebilecek miyiz? Hangimiz önce gidecek? Dahası öldükten sonra ne olacak? Toprağın altında çürüyüp gidecek miyim? Ama ben yok olmak istemiyorum. Tanrı yoksa da olmasını istiyorum. Yok olmayacağımı düşünmek bana huzur veriyor.”

Daha sonra konuyla ilgili bir anısını anlattı; “1947 yılında Fen Fakültesinden mezun olunca doktora için Amerika’ya gitmiştim. Bir kimya hocamız vardı. Kendini Einstein’ın kimyadaki benzeri görür ve her şeyi kimya ile çözeceğine inanırdı. Bu bağlamda sık sık Tanrı kavramının da insanın acizliğinden kaynaklandığını söyler; kimya iyi anlaşıldığında Tanrı’ya ihtiyaç kalmayacağını güçlü bir şekilde izah ederdi. Sınıftaki dindar Hıristiyan ve Yahudi arkadaşlarımız hocaya şiddetle itiraz ederlerdi. Ama kimya hocamız sabırla onları bilimsel olarak ikna etmeye çalışırdı.
Yıllar sonra Erdal İnönü hocasıyla yeniden karşılaşmış. Bir konferans için gittiği Amerika’da bir otel lobisinde otururken, hocasının koltuğunun altında bir kitapla asansörden çıktığını görmüş. Gidip hal-hatır sormuş. “Hocam yaşlanmış ve saçları da ağarmıştı. Koltuğunun altındaki kitabı sordum”. “Yeni yayınlanan kitabım” deyip, bana uzattı. Baktım, Tanrıyla ilgili bir kitaptı. Gülümseyerek “Hocam, Tanrı hakkında kitap yazdığınıza göre siz de yaşlandınız demek. Bize yıllarca önce derste söylediklerinizi hatırlıyor musunuz?”. “O zaman çok iddialı ve mağrur konuşmuşum. Genelde bilimin ve özelde kimyanın her şeyi çözeceğini sanmışım. Bu yaşa gelince ve tüm edindiğim bilgi, birikim ve tecrübelerimden sonra olaya bakınca yanıldığımı daha iyi anlıyorum. Bilimin ve bilgimizin sınırları konusunda ise daha mütevazi olmamız gerekiyor. Kitabımda bunları ve Tanrı’yı anlatıyorum. Bir bilim adamı olarak bu kadar yıl sonra ulaştığım sonuçları ve tecrübelerimi paylaşıyorum.”

Biraz uzun alıntı oldu. Yazıya başka girişlerin olmasından pek hoşlanmasam da konunun önemine binaen birkaç paragrafı İbrahim Özdemir’e bırakmak zorunda kaldım. Başka bir Erdal İnönü portresi çıkıyordu çünkü. Din sadece yaşlanınca hatırlanacak bir şey değil. Yine de geç de olsa hatırlamak değersiz olabilir mi?
Erdal İnönü kanserdir… Tedavi için Amerika’ya gider… Umutlar tükenmektedir. Eşi Sevinç Hanım’a “Buralarda bir Türk hoca veya ilahiyatçı var mıdır?” diye sorar. “Ölüm ve öteki dünyayla ilgili konuşmak, sohbet etmek istiyorum” diye ekler. Biri bulunur… Şimdi adını vermeyeyim, eğer o ilahiyatçıyla bir gün karşılaşırsam İnönü’nün son anlarını ondan dinlemek ve yazmak istiyorum.
Erdal İnönü 31 Ekim günü aramızdan ayrıldı. Yıllar farklı tabi… 30 Ekim’de de Mesut Yılmaz yaşamını yitirmişti. Ekim ve Kasım ayları siyasetçilerin ölüm mevsimi mi acaba? CHP’nin, kurultayın tartışıldığı haftada Erdal İnönü’nün pek bilinmeyen yönünü paylaştım. Umarım bilgi dağarcığınıza az da olsa bir katkı yapmışımdır…
























