(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
“Ben memleketiyle birlikte bedenen ve ruhen yıkılmış bahtsız bir hükümdarın kızıyım…” Şahbaba’da bu cümleyi okuduğumda içimi hüzün kaplamıştı. Hakkında yazılanlara aşinaydım. Yıllar önce bir vesileyle radarıma girdi. Onu anlatan veya ondan bahseden ne bulduysam okudum. ‘Şahbaba’ Murat Bardakçı’nın Vahidettin’i anlattığı kitabın adı.
Giriş sayfasında Sabiha Sultan’ın dokunaklı ve yakıcı mektubuna yer veriliyordu. Yukarıdaki cümle işte o mektuptan sadece bir satır… Aile içinde Vahidettin’e çocukları ‘Şahbaba’ diye hitap edermiş. Kitap adını oradan almış… Padişah Baba’nın kısaltılmışı…
Sabiha, bir bahtsız sultan… Son Osmanlılar’dan kim bahtlı ki… 6 asır hüküm süren koca imparatorluk üzerilerine yıkıldı. Kolay mı bu yıkıntılar arasından sağ salim çıkıp da hayata tutunmak…? Saray’dan sokağa düşmek…? Bu alt üstü oluşu hangi insanın psikolojisi kaldırabilir. Zirveden, dibe… Sultan Vahidettin ve ailesinin büyük acılar ve sıkıntılara düçar olduğunu tahmin etmek zor değil.
Okul kitaplarında Vahidettin’den ‘hain’ diye söz edildi. Sadece resmi tarih okuyanlar onu vatanı satan padişah diye bildi. Peki öyle miydi? Bir asır geride kaldı. Olaylar soğudu. Vaktiyle Bülent Ecevit “Vahidettin hain değil” demişti de kıyamet kopmuştu. Süleyman Demirel bile tepki göstermişti. “Daha Türkiye buna hazır değil” gibi yaklaşım sergilemişti. Hala zamanı gelmemiş miydi? Kendi tarihiyle kavgalı bir ülke düşünülebilir mi? O eski katı hava dağıldı.
Şu söz Sultan Vahidettin’a ait; “Facialara kalkan olamadım ise de; siper sâika (paratoner) vazifesi gördüm. Bütün musibetleri üzerime çektim. Kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım…”
Meselenin siyasi yönü bir tarafa… O ayrı bir tartışma konusu… Ama insani açıdan Son Osmanlılar’ın hayatını okumanızı isterim. Zaten bu yazıyı da onun için yazıyorum. Şahbaba mutlaka kütüphanenizde bulunmalı… Aileyi bütün yönleriyle tanımak için… İçinde siyaset de var. Murat Bardakçı önyargısız, elinden geldiği kadar objektif olmaya çalışmış…
Bugün size kısaca Sabiha Sultan’dan söz edeceğim. Masamın üzerinde nicedir İpek Çalışlar’ın “Hanedandan Bir Sultan Sabiha” kitabı duruyor. 2023 tarihli… Eski bir çalışma değil. Oldukça yeni. Elime alır almaz bir çırpıda okudum. İçinde pek yeni bilgiler yok. Çalışlar, sağda solda yazılanları iyi derlemiş. Ve güncelleyerek okuyucusuna sunmuş. Sabiha kesinlikle hakkında kitap yazılacak bir Sultan…
Konuşmaması, sessizliğe gömülmesi büyük talihsizlik… Oysa tanıklığı ne kadar kıymetli olurdu. Anlatacakları karanlıkta kalmış yakın tarihin birçok olayına ışık tutardı. Hiç konuşmadı da değil. Ama çok az. Ve de yetersiz. ‘Kuvvetli şahsiyeti, boyun eğmez tabiatı, güzelliği ve sadeliği…’ ile ünlüydü. İlla da dillere destan güzelliği…

Magazin unsuru da oldu. Ondan hep Atatürk’ün isteyip de alamadığı padişah kızı diye söz edildi. Doğruydu. Enver Paşa’yla ‘iktidar mücadelesine’ giren Mustafa Kemal ‘siyasi ve stratejik evlilik’ yapmak istedi. Saraya damat olmak büyük avantaj sağlayacaktı. Vahidettin ‘veliaht’ iken yaveri olarak birlikte Almanya seyahatine çıkmışlardı. Görücüler geldi gitti… Aralarında 14 yaş fark vardı. Bir görüşme olmadı. Sabiha Sultan’ın gönlü bir başkasındaydı. Kuzeni Ömer Faruk Efendi’ye ilgi duyuyordu. “Hayır…” dedi; “Kendi eşimi ben kendim seçerim…”
Yazar Çalışlar’ın farklı anlatımları okuduktan sonra vardığı sonuç şu; İsteyenin Mustafa Kemal Paşa, reddedenin Sabiha Sultan olduğu… “Dönemi bilenlerle yaptığım görüşmede Mustafa Kemal’le ilgili olarak yürütülen ‘damatlık soruşturmasının’ olumsuz geldiği, sağlık durumunun sorunlu olduğu anlatıldı”. Ayrıca ‘sarayla imtizaç etmeyecek dünya görüşü ve hayat tarzı’ da uygun bulunmadı.
Peki Atatürk cephesinde olay nasıl görünüyordu? Mustafa Kemal, doktoru Rasim Ferit Talay’la konuşurken sözü Sabiha Sultan’a getirdi. Arkadaşının bu işe ne diyeceğini merak ediyordu. Doktoru ‘olmaz, sana göre değil’ anlamına gelen şu sözleri söyledi; “Sen iki ay içinde herhangi bir kadından bıkarsın… Bir sultan ile evlilik hayatı sana ağır gelecek bir merasime tabiidir. Yanına gidebilmek için izin istemelisin ya da onun davetini beklemelisin… Eğer Sabiha Sultan ile evlenirsen ta’n ettiğin (dil uzattığın) Enver Paşa’ya benzersin…” Atatürk “Tek dostum senmişsin, herkes bu işi yapmam için ayak diriyor” diyerek doktoruna hak verdi. Ve bundan böyle evlenmesi için ısrar edenlere “Bir daha bu meseleyi ağzınıza almayın” diye uyardı.
Yıllar sonra Sabiha Sultan işin gerçeğini ‘torununun kayınpederi’ eski başbakanlardan Suat Hayri Ürgüplü’ye anlattı. “Duyduğumuza göre, Mustafa Kemal Paşa sizi istemiş, pederiniz razı olmamış. Doğru mudur?” sorusuna şu cevabı verdi; “Evet istemiş. Benimle konuşmuş değildir. Ama ben çekindim. Ve istemedim. Zira önümde hiç de iyi örnek olmayan Enver Paşa ve Naciye Sultan’ın hayatı vardı. Sonra tanınmış, haris bir kumandanla aile hayatımı kurabileceğime inancım yoktu…”
![]()
İstanbul işgal altındaydı. Düğün hazırlıkları yapılırken Ömer Faruk Efendi İngilizler tarafından tutuklandı. Sonra serbest bırakıldı. Düğün günü… Yeni çiftler arabalarına bindi. Birden gök gürledi ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. O arada biri “A!… Bu uğursuzluk demektir. Allah korusun izdivaçları üzerine karabulutlar çöktü…”
Çok geçmeden de imparatorluk dağıldı. Sultan Vahidettin ülkeyi terk etti. Saltanat ilga edildi. Hilafet kaldırıldı. Geride kalan hanedan üyelerine de sürgün göründü. Artık vatanlarında İstanbul’da yaşamaları zordu. Ankara Hükümeti gitmelerini istiyordu. “Sabiha Sultan sürgünün uzun süreli bir ayrılış olduğunun bilincindeydi. Son günlerini ağlayarak geçirdi…” Sabiha Sultan ve yakın çevresi trenle ayrıldı memleketten; “Vatandan en son gördüğüm Edirne’deki Selimiye Camisinin dört minaresidir. Ve bu dört minarenin hayali bütün ömrümce hayalimde kalmıştır.”
Sürgün yılları… İtalya… Mısır… Hayatın zorlukları… Babasının ölümü… Ve kocasıyla arasının açılması… Ve sonunda Ömer Faruk, Sabiha Sultan’ı bıraktı. Kaderine terk etti. Sabiha her şeye rağmen ailenin dağılmasını istemiyordu. Çocukları vardı. Onlar perişan olacaktı. Zorla da güzellik olmazdı. Sonra şartlar daha da ağırlaştı. Ama hayata da tutunmaz lazımdı. Memlekete dönmek yasaktı. Vatansız kalmıştı. Ailesinin 600 yıl yönettiği toprakalara girmesi yasaktı. Türkiye’de iktidar değişti. Hava yumuşadı.
Adnan Menderes hanedan mensuplarından sadece kadınların dönüşüne imkan veren kanun hazırlattı. Sürgünün üzerinden 27 yıl geçmişti. H. S. Tanrıöver kanunun görüşmeleri sırasında şöyle diyecekti; “Gelecek sene İstanbul’un Fethi’nin 500. senesini tesit edeceğiz. 2. Mehmet, o 22 yaşındaki dahi kahraman bize bir dakika başını kaldırıp sorsa ‘Ailem nerede…?’ diye… Ona ne diyeceğiz. Ona cevap bu kanundur…”
Sabiha Sultan vatan özlemi içindeydi. Haberi alır almaz, hemen yurda dönüş için hazırlıklara başladı. Kanunun yürürlüğe girmesinden 10 gün sonra İstanbul’a geldi. O günü defterine duygularını şöyle yazdı; “1952… 26 Ağustos… Sabah saat 9’da Orly’den uçtuk. Akşam 7’yi 25 geçe Yeşilköy’e vasıl olduk. Çok şükür ki buradayım… İstanbul’da benim biricik şehrimde… Sözümdeki bu manayı herkes anlayamaz. Benim gibi ayrılmalı, hasret çekmeli, yeniden kavuşma hislerinin tadını damla damla duymalı. Sevgilisini bulamayan aşıkların ayrılık zehrini de öyle damla damla tatmalı… Ben burada şimdi İstanbul’umun kaderini ve kederini paylaşıyorum. Sessiz sedasız onunla beraber geçmişin yasını tutuyorum. Buna ortak istemem. Ben İstanbul’la baş başayım… Ben onu anlıyorum o da beni…”.
Evet, işte böyle fırtınalı, inişli çıkışlı bir hayat… Atatürk’ün evlilik talebini geri çevirmeseydi, ‘evet’ deseydi, tarih başka yazılacaktı. En iyisi kitabı baştan sona okumak… Bir bahtsız Sultan Sabiha’yı yakından tanımak istemez misiniz?




















