(The Turkish Post) – H. AGAH KALENDER
Bu yaz sporverler için yoğun geçti. Paris olimpiyatlarını da halkaya eklersek ‘geçti’ yerine ‘geçiyor’ dememiz gerekiyor. Paris birbirinden heyacanlı mücadelelere sahne oluyor. Güreş dışında madalyaya hasret yıllar geride kaldı. Birçok dalda sporcularımız madalya adayı. Hem bireysel hem takım sporlarında… Filenin Sultanları ilk maçını kazandı ve çeyrek finali garantiledi. Hedef altın…
Ben yoğun derken ağırlıklı olarak Avrupa şampiyonasını kastetmiştim. Sporseverler futbola doydu. Ronaldo gibi yıldız oyuncuları yeşil sahalardan uğurlarken Yamal gibi, Arda gibi genç yıldızların doğuşuna tanıklık etti. Turnuvanın favorisi İspanya kupanın da sahibi oldu. Taraflı tarafsız herkes İspanya’yı ayakta alkışladı. Doğrusu ben de Yamal’ın ellerine ‘kupayı pek yakıştırdım’.
Milli Takım da vardı üstelik. İyi ve heyacanlı maçlar çıkardı. Başa baş oynadığımız ve 70. dakikaya kadar önde götürdüğümüz maçta Hollanda’ya şanssızlıkla kaybettik. Bir yarı final imkansız değildi. Yine de ‘başarısız’ olduğumuz söylenemez. Hayıflanmamız daha iyisi mümkünken erken eve dönmemize… Şimdi artık hedefte ‘dünya kupası’ var. Önce gruplar sonra turnuva… 2002 zaferi niye tekrarlanmasın…
Kupa Amerika’yı da unutmamak lazım. Orada da harika maçlar oynandı. Saat farkından dolayı futbolseverler uykusuz kaldı. Messi’nin sakatlık sonrası gözyaşları nasıl görmezden gelinebilir. Brezilya erken havlu attı. Arjantin dünya kupasından sonra Kupa Amerika’yı da kazandı.
Messi’nin herhalde son turnuvasıydı. Kimbilir belki de Ronaldo gibi pes etmez futbola iki yıl sonraki dünya kupasıyla veda eder.
Sporseverler böyle bir yoğunluğu bir daha zor yaşar. Haftaya da Süper Lig başlıyor. Takımlar hazırlık maçlarını tamamladı ve ilk düdüğün çalmasını beklemeye başladı. Avrupa arenasına erken çıkan Fenerbahçe, Trabzon ve Başakşehir resmi maçlarını oynadı. Ve ilk turu zorlanmadan geçti.
Fenerbahçe ve Trabzon ‘oyun’ olarak ‘soru işaretleri’ doğursa da skoru elde etmeyi başardı. İlk turlar kolaydı, takımlar bundan sonraki maçlarda tartıya çıkacak. Fenerbahçe’nin rakibi Fransız Lille, Trabzon ise Rapid Wien’le oynayacak.
Türk futbolu yeni sezona yeni yönetimle giriyor. İki hafta önce yapılan Federasyon Başkanlığı seçiminde sandıktan büyük sürpriz çıktı. AK Parti iktidarı Mehmet Büyükekşi’nin devam etmesini istedi ve güçlü rakibi Servet Yardımcı’yı adaylıktan istifa ettirdi. Ama ummadık taş baş yardı.
Trabzonspor’un eski başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu ‘tepki oylarını’ topladı ve 5 oy farkla seçilmeyi başardı. Hacıosmanoğlu sıradışı bir isim. Ve soru işaretleriyle dolu. ‘Taç giyen baş akıllanır’ denir, geçmişteki fevri çıkışlarını ‘federasyon başkanı’ olarak devam ettirip ettirmeyeceği merak konusu.
ALİ KOÇ VE ‘SAHA DIŞI’…
Futbolseverlerde şampiyonunun belirlenmesinde saha içinin yeterli olmadığı saha dışı faktörlerin de ciddi etkisi olduğu yönünde kanaat oluştu. Özellikle Fenerbahçe 10 yıldır şampiyon olamamasının tüm sebeplerini ‘spor dışı’ etkenlere bağladı.
Ali Koç sezon boyunca bu yönde açıklamalar yaptı. Galatasaray’ın şampiyonluğu için ‘Bilfiil Ankara’ ifadesini kullandı. Ankara’ya diyerek kastettiği Erdoğan’dı. Yeni yönetimini belirlerken Erdoğan’a yakın isimleri listesine aldı. Acun Ilıcalı bunlardan sadece biri.
Koç, ‘saha dışından’ şikayet etse de ‘saha içi’ için büyük oynadı. Takımı gelmiş geçmiş en büyük futbol hocalarından olan Jose Mourinho’ya emanet etti. Yeni sezon diğer sezonlardan en bariz farkı Mourinho’nun varlığı… Dünya futbol otoriteleri de Mourinho’dan dolayı Türk futbolunu yakından izleyecek. Mourinho’nun kariyeri kupalarla dolu… Ali Koç yapabileceği en büyük hamleyi yaptı. Mourinho başarı ve zafer demek… Ve de kupa.
Doğrusu Türk futbolundan biraz soğumuştum. Çünkü takımlar arasındaki makas çok açıldı. İstanbul takımları bir yanda, Anadolu diğer yanda. Geçen sezon şampiyonluğu oynayan Fenerbahçe ve Galatasaray koptu gitti, arkasındaki takım ancak 30 puan geriden takip edebildi.
Bu yıl farklı olacak gibi… Çünkü Beşiktaş ve Trabzonspor da yaptıkları transferlerle ‘bu yıl biz de varız’ mesajı verdi. Hem bu, hem de Mourinho’nun Fenerbahçe’nin başına geçmesi tekrar heyecanımı yükseltti. Ve şimdi sabırsızlıkla ligin başlamasını bekliyorum.
Mourinho’nun büyük ve sıradışı bir hoca olduğunu biliyordum, başarılarından haberdardım, kupayı kazandığı maçları ekrandan izledim ama yine de daha yakından tanımak istedim. Onun hakkında yazılmış çok kitap var. Ben gazeteci Robert Beasley’in ‘Kazanmanın Anatomisi; Jose Mourinho’yu’ tercih ettim. Doğru da yapmışım. Sayfaları birbir tüketirken hem gazetecilik heyacanına tanık oldum hem de Mourinho’yu tanıdım. Lige hazırlık olması için bugün bu kitaptan bazı bölümleri sizinle paylaşacağım.

KÖTÜ BİR FUTBOLCULUK KARİYERİ
Portekizli olduğunu herhalde bilmeyen yoktur. Babası Jose Felix’in kaleci olduğunu da Mourinhon kimdir diye merak eden kolayca öğrenebilir.
Kısa bir futbolculuk hayatı var. Portekiz liglerinde vasat orta sahada oynadı. 24 yaşında yaşadığı bir sakatlık sonrası futbola o mu veda etti yoksa futbol ona mı kestirmek zor. Futbolcu olarak kariyeri yok denecek kadar zayıf.
Eğer teknik direktörlüğü olmasaydı Portekiz sınırları dışında adını bilen olmayacaktı.

Portekiz takımları Sporting Lizbon ve Porto’da Sir Bobby Robson’ın tercümanlığını yaptı… Şaka gibi değil mi?
Orta ayar futbolculuktan sonraki işi ‘tercümanlık’. Ardından Robson’ın halefi Louis van Gaal’ın Barcelona’da yardımcı antrenörü oldu. Tercümanlıktan yardımcı antrenörlüğüne… Benfica ve União de Leiria kısa süre çalıştı.
Yıldızının parladığı an geldi çattı. 2002 yılında Porto’ya teknik direktör olarak döndü.
Büyük çıkışını burada yaptı. Ne çıkış hem de… İki kez Primier Lig, bir Taça de Portugal, UEFA Kupası ve UEFA Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. ‘Kupaların adamı’ olduğunu ispatladı. Bütün dikkatleri üzerine çekti.
İngiliz medyası Mourinho’yu ‘The Special One’ diye tanımladı. Yani ‘özel biri’…
Biz başına ‘çok ya da pek’ kelimesini de ekleyebiliriz. Futbolun anavatanı İngiltere’da takım çalıştırmak hayaliydi, gerçek oldu. Chelsea’nin teknik direktörlüğü teklifini kabul etti. Kulüpte geçirdiği üç sezonda iki Premier Lig şampiyonluğu, bir FA Cup ve iki Lig Kupası kazandı. 2007 yılında kulübün sahibi Roman Abramoviç ile yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle görevinden ayrıldı.
2008 yılında İtalyan kulübü Inter Milan’a geçen Mourinho, burada Serie A’yı iki kez kazandı ve 2010 yılında bir İtalyan kulübü için ilk olan Serie A, Coppa Italia ve UEFA Şampiyonlar Ligi’nden oluşan Avrupa üçlüsünü elde etti. Bu onu iki kulüple Avrupa Kupası’nı kazanan beş teknik direktörden biri yaptı ve aynı yıl ona ilk FIFA Dünyada Yılın Teknik Direktörü ödülünü kazandırdı.
Mourinho daha sonra İspanya’da Real Madrid’e geçti ve 2011-12 sezonunda rekor bir puanla La Liga’yı kazanarak dört ülkede lig şampiyonluğu kazanan ‘beşinci teknik direktör’ oldu. Ayrıca bir Copa del Rey ve bir Supercupa de Espana’yı kazandı. Başarılarına ve kupalarını sayarak yazıyı dolduracak değilim. Ama onu da kupasız anlatmak o kadar zor ki… Futbolda başarı ve zafer ‘kupayla’ ölçülüyor. Kariyerin tek kriteri ‘kupa’… Hem takım, hem oyuncu hem de hocalar için futbolun gerçeği bu. Mourinho’nun Lizbon Teknik Üniversitesi’nde ‘spor eğitimi’ aldığını da hatırlatmak isterim.
Dile yatkınlığı da meşhur Mourinho’nun…
İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve İtalyanca olmak üzere 4 dili akıcı bir şekilde konuşabiliyor. Portekizce zaten ana dili. Yardımseverliği de haberlere konu olmuştur. Kariyeri boyunca birçok hayır kurumuna bağış yapmış ve çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde yer almıştır.

Ve o ayrıca bir kitap kurdu. Biyografiler, tarih kitapları ve futbol üzerine yazılmış eserler en çok ilgi duyduğu kitap türleri arasında. İyi düzeyde piyano çaldığı da bilinir.
MESUT ÖZİL DİYALOĞU
Birkaç hafta önce Ertuğrul Özkök’ün yazısında gördüm, Mesut Özil Real Madrid’te oynarken nahoş bir olay yaşanır. Devre arasında oyundan alacağını söyleyince Özil bozulur. Mourinho ‘Biliyorum sen Zidane olmak istiyorsun ama bu gidişle onun zerresi olamazsın’ diye çıkışır. Bu olay Özil için sonun başlangıcı olur. Zirveden hızlı bir inişe geçer. Şu sözleri de Özil’e söyler Mourinho; ‘İki pas atıyorsun bu yeterli sanıyorsun. Oyun iki pastan ibaret değil’.

‘Kazanmanın Anatomisi’ kitabında özellikle Chelsea yıllarına ilişkin ilginç anekdotlar var. İşler kötüye gitmeye başladığında koltuğu sallanır. Duygularını Beasley’e şöyle anlatır; ‘Bu hayatımın en yaralayıcı en acı veren tecrübesi. Ağladım mı? Gözyaşı döktüm mü? Evet ama sadece bu duruma gelmiş olduğu için ortaya çıktı. Kendimi suçlamalı mıyım? Hayır, ben tüm iyi ve kötü özelliklerimle birlikte Jose’yim. Ve ben değişmeyeceğim. O yüzden kendimi suçlamıyorum. Bu noktaya tüm niteliklerim ve kusurlarımla birlikte geldim’.
Takımı maça nasıl hazırlar? Maç konuşmasını ne zaman nasıl yapar?
Cevabı; ‘Ben takım konuşmasını günler öncesinde takımı hazırlarken başlarım. Rakiplerimizi analiz eder buna göre antreman yaparız. Stadyuma gitmeden önce son takım konuşması genellikle otelde olur. Saha çizgisine gidiyorum ya da bazen yedek kulübesinde oturuyorum. Ve maçı kafamda oynuyorum. Ayağımda top olmayabilir ama maçı mükemmel şekilde okumaya çalışıyorum…’.
Ancak nefret ettiği bir şey var; ‘Eğer hazırlandığın bir şey hakkında hata yaparsan buna hoşgörü gösteremem. Oyunun tahmin edilmezliği nedeniyle hata yaparsanız bir sorun olmaz çünkü bu oyunun doğasında var. Ancak rakibin yaptıklarını, oyunun mekaniğini bildiğiniz halde bir hata yapıyorsanız ben bundan memnun olmam. Yaptığınız çalışmaların sahaya yansımadığını gördüğümde ihanete uğramış gibi hissediyorum. Bir futbol maçında yaptığım şey tahmin edilmezliği azaltmaya çalışmaktır. Ve gerçeğe olabildiğince adapte olmaktır’.

Mourinho, Chelsea’yi çalıştırırken Arsenal’in hocası Wenger’le atışmaları unutulmazlar arasına girmiştir.
Wenger’in sık sık Chelsea hakkında konuşmasına sinirlenir; ‘Bence o röntgen yapan insanlardan birisi. Başka insanları izlemeyi seviyor. Sürekli Chelsea hakkında konuşuyor’. Wenger’in cevabı gecikmez; ‘O ayarı bozulmuş, saygısız ve gerçeklerle bağlantısı kesilmiş biri. Aptal insanların başarı kazanmasına izin verdiğinizde bu durum onları onlara bazen daha aptal hale getirir’.
ŞÖHRETTEN ŞİKAYETÇİ
Paranın kendini şımartmadığına inanıyor Mourinho. Şöhretten ise şikayetçi.
Normal bir insan gibi sokakta dolaşamamaktan, alışveriş yapamamaktan muzdarip; ‘Ben normal bir insanım. Sahip olduğum para olmadan da neredeyse aynı şekilde yaşayacağımı söyleyebilirim. Biz 25 yıl önce nasılsak ailecek aynı şekilde yaşıyoruz. Evliliğimin ilk yıllarında bir sonraki maaşın yatacağı günleri nasıl beklediğimizi hatırlıyorum…’.

Peki kibirli biri mi?
‘Beni tanımayanlar öyle söyleyebilir fakat’ diyor ve ekliyor: ‘Eğer ailemden ya da arkadaşlarımdan bazıları bana kibirli olduğumu söylerse üzülürüm. Çünkü ben kibirli bir arkadaş değilim. Kibirli bir aile üyesi de değilim. Sevgi dolu birisiyim. Sosyal hayatı olan biri değilim. Ailem futboldan önce gelir. Ailem olmazsa benim için hayatım bir anlamı olmaz. Futbol olmasaydı eminim ki mutsuz bir hayatım olurdu’.
Kitapta altını çizdiğim satırlar çok daha fazla… Saha kenarında müthiş bir karizma ve bir çılgın, belki deli, kısaca çok özel biri. Futbol dışı hayatının hiç de böyle olmadığını kitaptan öğrendim. Ailesine çok düşkün. Saha kenarında kabına sığmayan adamın mazbut bir aile hayatı var. Yeni sezonda adından çok söz ettireceği kesin. Demeçleri, gazetecilerin sorularına vereceği cevaplar sadece Türkiye’de değil dünyada yankılanacak. Onu izlemek ve dinlemek için sabırsızlanıyorum.
Türk futbolu çok şöhretler gördü. Löw’den Hiddink’e, Piontek’ten Del Bosgue’ye kadar… Dünya markası Jesus bile arkasına bakmadan gitti.
Türkiye de ‘özel bir ülke’, diğer ülkelere benzemez. Futbolcusu ‘özel’, taraftarı ‘özel’, medyası ‘özel’… Türkiye Mourinho’nun kariyerine bir çizik de atabilir, küllerinden yeniden doğmasına ebelik de…





















