(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Yeni başlangıçların insana her zaman sevinç getireceği söylenemez; ancak her yeni başlangıç, insan için yeni bir umut ve sevinç kaynağıdır. Öyle başlar her şey.
Hayatımıza güzellik getirmeyeceğini düşündüğümüz bir başlangıç yapmayız, seçme şansımız varsa elbette.
Turkish Post’ta yazmak benim için güzel bir başlangıç. Gazete Davul’daki iki buçuk yıllık deneyimim içimde aydınlık izler bıraktı. Bu izlerin çoğalacağını ve derinleşeceğini umuyorum.
İnsan eylemlerinin amacı önemlidir. Aynı işi yapsak bile, eyleme yüklediğimiz amaçlar ulaştığımız sonuçları farklılaştırır.
Ben, kendilik arayışıma katkı olsun diye yazıyorum mesela. Bu yüzden eylemlerimin sonuçlarını değerlendirirken ulaştığım doyum noktalarına bakıyorum. Elim kolum dolu çıkmadığım bir yola devam etmeye gerek görmüyorum.
Bu bakımdan yapıp ettiklerimin toplumsal etkilerini pek bilmiyorum. Fakat bana iyi gelenin, var olduğum dünyaya da iyi geleceğini düşündüğümden, en azından topluma zarar vermediğimi sanıyorum.
Bana iyi gelen şeyin herkese iyi geleceğini iddia etmiyorum elbette. Fakat bugüne kadar yolda dokunduğum, duygu ve düşüncelerimi paylaştığım kişilerden “Bana zarar verdin!” diyen çıkmadı. En çok, “Bu kadar da iyimser olunmaz ki!” diye eleştirildim. Bu geri dönüşlere güvendiğim için böyle özgürce atıp tutabiliyorum.
Bilimin kökeninde “aydınlanma” olduğundan, bilime bulaşan insanlardan “aydınlatma” girişimleri beklenebilir. Ancak eylemlerimizin amacının “aydınlatma” olması bana hep problemli göründü. Çünkü bu amaç, aydınlanmış olma iddiasını taşır.
Her iddia risklidir; ancak aydınlanmış olma iddiası belki de en riskli olanıdır. Çünkü içi boş olma ihtimali güçlüdür. Büyük çoğunlukla, aydınlar aydınlatma iddiasında bulunmaz; tıpkı gerçekten bilenlerin “bilme” iddiasında bulunmadıkları ve daima doğru bilgiyi aradıkları gibi.
Nasıl olduğunu bilemediğim bir yönelimle hayatım boyunca daima aramayı tercih ettim. Ararken, sorular cevapların önüne geçer. Köşe başlarında görünen cevapların ardından başka sorular düşer önümüze. Bu yolculuk, insanın içine içine çekilip gitmesinde işlevseldir, bereketlidir ve mutluluk vericidir. Çünkü insanın kendine dair karanlık noktaları aydınlatması, dünyanın herhangi bir yerinde devrim yapmaktan daha sancılı ama daha mutluluk vericidir.
Antik Yunan’da Apollon Tapınağı’nın kapısına kazınan “Kendini bil!” cümlesi kim bilir daha hangi sırları içinde taşıyordur.
Bu felsefeyle yaşamak beni kendi çizgimde tutuyor. Mesela hiçbir zaman dört çocuk yetiştirdiğim iddiasında olamadım; tam tersine, çocuklarımın rahle-i tedrisinde incelikli eğitimlerle yetiştirilmiş olduğumu anladım. Çocuklarım emzirdi beni; hepsinin tadı, tuzu, endamı ve vitamini farklıydı. Bir yandan kitap okurken, diğer yandan okundum; yazarken yazıldım. Öğrencilerimin o masum bakışlarından akan anlamlar beni iki büklüm etti. Çünkü onların endişelerini yatıştırmak ve gönüllerine emniyet üflemek için yeterli kelimem yoktu. Bu nedenle onlara sadece dokunmayı tercih ettim; bütün kalbimle, yoksunluğumla ve zenginliğimle. Onlara dokunmak ve sarılmak beni yüzyılların behrinde gençleştirdi; zaman çizgisinde bir koca karıya değil, ışıklı bir peri kızına dönüştürdü.
Bu yüzden elimdeki fenerim içime dönüktür.
Elimdeki feneri ve aynayı ne kadar doğru tutabilirsem, yansıyanlar da o kadar güzel olacaktır.
Her şeyin çok güzel olması gibi derin bir dileğim var; cisimleşmiş, “ben” diye görünmüş bir dilek bu. Bu dilekte ve cisimleşmede okurlarımla birlikte olmayı umut ediyorum.
Bu arada çok kıymetli yazarlarla kapı komşusu olmaktan onur duyduğumu belirtmek isterim. Bu başlangıç sevinç vermesin de ne versin yahu?























