(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Bugünün Türkiye’sinde büyük bir çoğunluk büyücü. Her an buharlaşan parasına rağmen kişisel hayatına bereketli yağmurlar yağdırmak ve gülüşünü korumak ancak büyücülerin işidir çünkü.
Kadın pazar yeri hengamesine dalmadan, içinden dışarıya sesleniyor: Ey en ucuz ve kaliteli ürünler! Hangi kuytudaysanız önüme çıkın…
İç seslenişinin gücünden öylesine emin ki, ayakları onu nereye götürürse oraya gidiyor. İşte bu, sezgileri onu hedefe her zamankinden daha çabuk ulaştırdı: Bütün tezgahlarda 50-60 lira olan soğan bu minik tezgâhta 40 lira. Yoksul sofralarının en sadık dostuyken altına dönüşüveren soğandan bir buçuk kilo almak, son haftaların en büyük başarılarından biri.
Kadın içine bir kere daha yaslanıyor, güven ve memnuniyetle. Sırada diğer ürünler var; salatalığı ve domatesi de 10-15 lira daha ucuza almak sofrasına ayrı bir kıvanç katıyor. Domatesten beş kilo aldı, yarısını şişe domatesi yapacak, kâr üstüne kâr…
Geçen haftanın yıldızı kayısı idi; bir köşecikte 50 liraya kıstırdığı kayısıdan reçel yaptı. Neme lazım, kayısı dediğin bir oturuşta biter, reçel hiç olmazsa biraz daha fazla dayanır, ağzı tatlandırır.
Pazar bütçesiyle umduğunun üstünde alışveriş yapmak, yeniden zenginleştiriyor kadını. “Bir kere daha ben kazandım” diye geçiriyor içinden, “yurdun her köşesine, tarlaya, bağa bahçeye, piyasaya, evimin gölgeliklerine sinen vampirlere rağmen, yine ben kazandım.”
Neyi kazandığı aslında belirgin değil, belki de her gün taptaze bir güçle böğrüne inen yumrukların altında ölmemek, hem de dipdiri bir ruhla ayakta kalmak, büyük planın rağmına kendi planını uygulayabilmek kazanç.
…
Yoksulluk ve maduniyetler tek yönlü değil. Hayatı boyunca sahici duygularını içine tepmek ve hep yutkunarak konuşmak zorunda kalan bir insanın duygularını seslendirdiği o ilk an, çok kıymetlidir. Göğsün yarılıp gökyüzüne açıldığı, iç ahalisinin maviliklerle buluştuğu bir andır o. Sonucunda şimşekler çakıp gök gürlese de iç korkularına karşı kazandığı o ilk zafer, ardından gelenleri umursatmaz.
Maviliklerle tanıştıktan sonra ise karanlıklara dönemez insan; bu pek mümkün olmaz. Karanlıkta saklanan canavarların ömrü, karanlığın mahiyetini öğreninceye kadar sürer.
Karanlığın dostları, daha doğrusu yaratıcıları, muhataplarının aydınlanmasını istemedikleri için derin düşünmeye ve akletmeye mesafelidir.
“İnce elenip sık dokunursa, un elekte kalır”, “fazla düşünce karın ağrıtır” gibi sözler boşuna dillere pelesenk olmamıştır. Asıl arzu edilen, ince düşünmenin ve karar almanın “gerçek akıl ve güç sahiplerine” bırakılmasıdır. Bu yaklaşıma göre asıl mutluluk, derin düşüncenin karanlık vadileri yerine sığ kıyıların güvenli iklimlerinde, rıza soluklu yaşamaktır.
…
Derin yoksulluğa mahkûm edilmiş kadının pazar alışverişi sonrasındaki zafer duygusunun farklı boyutları var. Sokak röportajlarında ve din sohbetlerinde sıkça dinlediğimiz gibi, bu zafer, ekonomik çöküntünün kuru bir iddia olduğunu ispatlamaya dayanabilir.
Ne var ki iktidar yanlısı yoksul yurttaşların bile bu iddiayı artık sürdürebildiklerini sanmıyorum, fakat yine de kahramanlık duygularının insana neler düşündüreceğini kestiremediğimden, temkinli konuşuyorum.
Pazar alışverişinden zaferle çıkan kadın için ikinci bir ihtimal ise şudur: Anladık, bizi öldürmeye, yok etmeye ve bizsiz bir dünya kurmaya karar vermişsiniz. Fakat ben bu silahlarla ölmemeye yemin etmiş bir yurttaşım; bakın, yine dipdiri ve hayattayım.
Yoksulluğun ve maduniyetin her türlüsüne karşı böyle direngen olmak, insan olmanın gereğidir. İnsan olmanın ayırt edici özelliği ise, akıl ve vicdan sahibi olmaktır. Vicdanını dondurmuş, aklını karanlık çukurlara hapsetmişlerin diktiği idam sehpalarında ölmeye razı olmak, gerçek akıl ve vicdan sahiplerinin harcı olmasa gerektir.






















