(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Kritik günlerden geçiyoruz; barış süreci bağlamında gündemde olan af düzenlemeleri bütün boyutlarıyla tartışılıyor ve nasıl somutlaşacağı merak ediliyor. Bugünkü yazımın konusu, af söz konusu olduğunda kapsam alanına girmesi iktidar erki tarafından kabul görmeyen KHK’lılar.
KHK üç harfi, Türkiye’nin son on yıllık dönemine damgasını vuran benzersiz bir hukuksuzluk sürecine ve bu sürecin yarattığı yıkıma tekabül ediyor. Yasalara göre suç sayılmayan bazı kriterlerle terörist ilan edilen, toplum dışına itilen, sosyal ve fiziksel yaşam hakları gasp edilen bir kitleden söz ediyoruz.
Yasalar ülkelerin trafik işaretleridir. Hukukçu Levent Mazılıgüney’in işaret ettiği gibi, yeşil ışık söz konusu eylemin yasal, kırmızı ışık ise yasal olmadığını işaretler. Bu durumda yeşil ışıkta karşıdan karşıya geçmek hem görev hem de haktır. Aristoteles’in akıl ilkelerine göre, bir şey aynı anda ve durumda hem beyaz (A) hem de beyaz olmayan (A’) olamaz. Aksi iddia edildiğinde mantık ilkelerine ters hareket edilmiş olur.
KHK mağdurlarının son on yıldır yokluğa mahkûm edilmesine gerekçe gösterilen faaliyetler, yasaların yeşil ışık yaktığı konulardan oluşuyor. Bu durumda yasa koyucu kendi kurallarını ihlal ederek yurttaşını en büyük cürmü işlemekle cezalandırdığında hem akıl ilkelerine aykırı davranmış hem de yurttaşına zulmetmiş oluyor.
Bu, yıllardır devlet yetkililerine, siyasilere ve toplama anlatmaya çalıştığımız bir kaos, zulüm, soykırım. Adına ne derseniz deyiniz.
Ancak son bir yıldır yüce devletimiz bugüne kadar olduğundan daha insaflı, merhametli, anlayıcı ve demokrat olmaya karar verdi. Bu kararın somut tecellisini henüz göremesek de Türkiye’nin yaklaşık son elli yılına damga vuran PKK terör örgütü ile karşılıklı uzlaşmaya anlaşamaya barışmaya yöneldi. Silah bırakanların affedileceği, üstelik yapıp ettiklerinden pişman olan bu kitleyi toplumsal hayata entegre etmek için gereken her şeyin yapılacağı söylendi.
Bu, Türkiye tarihinde bir dönüm noktası. Barışın, başka bir deyişle savaşın sona ermesinin yalanına bile dört elle sarılarak süreci destekleyenlerin içinde yer alıyorum. Çünkü savaşın galibi yok; her iki tarafta da içine ateş düşen evler, yaslı insanlar, insan yüreklerinde tüten buram buram acılar söz konusu. TSK tarafından kayba uğrayanlarla PKK tarafından kayba uğrayanlar omuz omuza “yeter ki barış olsun” diye temeli pek görülmeyen bir umut ve tekinsiz duygularla beklemedeler.
Yaşanan çalkantılı olaylar nedeniyle toplumun büyük çoğunluğunun yorgun düştüğü boynu bükük ülkemde olanlar, başka hangi coğrafyada olabilir diye merak bile etmiyoruz.
Yüce devlet erkanı, yeşil ışıkta geçme hak ve sorumluluğunu yerine getiren masum yurttaşlarını terörist olarak yaftaladı ya, bu yaftayı kaldırmak istemiyor. Gerekçe olarak da “bu dört harfli teröristlerin” silah bırakmadığını, bahse konu uygulamanın ise sadece silah bırakanlara özgü olduğunu gösteriyor.
Bunları yazarken bünyemi saran utanca benzeyen ama tam olarak isim veremediğim garip duyguya engel olamıyorum; bunları ülkem dışından birileri okursa ne yaparız?
Yine de meramımı anlatmaya devam ediyorum.
Yüce devlet yetkililerinin bu sorunsalını anlayamayan KHK mağdurları ise şaşkın. Edepli bir tavırla, “Hayatımız boyunca gerçek bir silah görmedik, sırf bırakmak için silah mı edinelim?” diye soruyorlar. Ne de olsa uslu çocuklar babalarına karşı ses yükseltmez, ona dizinin hizasından yukarıdan bakamaz…
***
Bu distopik anlatıyı burada keserek KHK’lı kitleden birkaç bilgi aktarmak istiyorum. Belki kazara bu konularla uğraşan siyasilerden biri okur da başı göğe erişir.
Yasal olmayan ancak maharetle yasallaştırılan suçlarla sosyal bir soykırıma uğrayan KHK mağdurlarından on yıldır
-İnsan veya hayvan öldüren,
-Hırsızlık yapan,
-Gerek içici gerek satıcı olarak uyuşturucu işine karışan,
-Tecavüz, gasp gibi suçlara bulaşan,
-Yakıp yıkan, bir yerleri bir şekilde basıp işgal etmeye yönelen ÇIKMADI.
Bu insanlar sokağa çıkıp gösteri yapamadı. 1 Mayıs etkinliklerinde bile ellerine bir pankart veremedik, parmak uçlarıyla tutmaya çalıştıkları pankartlar ellerinden yere düştü.
Aile üyeleri, yakın akrabaları, dost ve arkadaşları kendilerine sırt çevirmişti, bu yüzden kimselere dert dökemeyip içlerine gömüldüler. Sokaklarda pankart taşıyıp gösteri yapamadılar ama acılarını içlerine höykürdüler. Sessizliğin gücünü kendinden alan bir tazyiki vardır; içine seslenmekten kanser olup sapır sapır öldü binlercesi.
Sayısını bilemediğimiz kadarı (bilebildiğimiz en az 140 kişi) kendi canına kıydı. Bu insanlar canına kıymaya giderken yolda karşısına çıkan karıncaların üstüne basmamaya özen göstererek yürüdüler bence. Çünkü onlar baba bildikleri yüce devlet tarafından “terörist” olarak suçlandıklarında çoktan bambaşka bir iklime geçmişlerdi. Platon’un idealar dünyası diye adlandırdığı frekans olabilir bu menzil. Aşağılarda duran bedenlerini alıp hiç düşünmeden o dünyaya götürdüler.
Koskoca ağır ceza hakimleri sokaklarda zeytin sattı, profesörler pazarda soğan. Mühendisler bir lokma ekmek parası kazanmak için ameleliğe koştu; kimisi inşaattan düştü, kimisi farklı iş kazalarında öldü. Kendi alanlarında uzmanlaşmak için yıllarca eğitim gören bu kişiler, evlere ofislere temizliğe gittiler, dağlarda koyun güttüler. Bu işleri de en iyi şekilde yaptılar, ama alınlarına kazınan KHK üç harfi nedeniyle bu işlerde de emekleri sömürüldü, hak ettiklerinin ancak yarısını alabildiler.
Yine de gıkları çıkmadı.
Böyle bir kitleyi AF çerçevesine almayı uygun bulmayan devlet erkanının gerekçeleri nedir bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey bu kadar sıra dışı bir rezaletin mucitlerinin ve uygulayıcılarının -bundan dönmedikleri taktirde- iflah olmayacaklarıdır. Bunun bilimsel veya metafiziksel kanıtlarını sunmaya gerek yoktur. Sadece suret bakımından bile insan olmak, bu işin böyle sonuçlanacağını bilmek için yeterlidir.
***
Yüce devlet yetkilileri “artık bunların canına okuduğumuz yeter, haklarını teslim edelim” derlerse olacak olanlara kısaca işaret edeyim.
Baba bildikleri devlet, ana bildikleri Anadolu halkı tarafından bu denli korkunç bir tecavüze maruz kalan KHK’lı kitle devletine küsse ve ona olan güvenini kaybetse de zihinlerindeki kutsal devlet algısı büyük ölçüde yerli yerinde durmaktadır. Bu yaraların mutlak tedavisi ve olanların tam telafisi mümkün değildir. Ancak bu kitlenin hayata döndürülmesi, emeklerinden ve uzmanlıklarından faydalanma yolunun açılması mümkündür. Bunu yüce devlet erkanı deneyerek görebilir. Bunu tek örnekle açıklayabilirim:
İntihar eden KHK’lı kişi yakınlarıyla ilgili çalışmama katılan bir katılımcımdan söz edeceğim. Karısı biri bebek üç çocuğunu geride bırakıp intihar etmişti. Bu acılı eş, ailesiyle birlikte yaşamaya başladı ve üç sene boyunca çocuklarının bakım görümüyle uğraştı. Bebeğin mamasını yedirdi, bezini değiştirdi, diğer ikisini okula götürüp getirdi. Onda, diğer katılımcılarımda görmediğim bir iyilik hâlini fark etmiştim. “Şimdilerde nasılsınız, neler yapıyorsunuz?” dedim. Mahcup bir ifadeyle açıkladı:
Yüce devlet intihar eden eşini ve kendisini işine geri döndürmüştü. “Kendi işimde çalışmak pek çok problemi kendiliğinden çözdü” dedi ve devam etti. “Çocuklarıma ‘baban ne iş yapıyor?’ dediklerinde utanmadan mesleğimi söylüyorlar. ‘Babam evde çocuk bakıyor veya sokakta patates satıyor veya işsiz’ demiyorlar. Bu durum onları çok rahatlattı. Çocuklar başlangıçta annelerinin normal yolla öldüğünü biliyorlardı, sonra pedagog eşliğinde rahmetli eşimin zihinsel travması olduğunu ve öyle öldüğünü anlattık. Böylece çocuklarımda aşırı bir yara açılmamasını sağladık. Ayrıca işime dönünce yeniden evlendim, yeni eşim çok merhametli birisi çıktı. Onun yıllarca çocuğu olmamış, çocuk hasreti varmış, benimle evlenince Allah lütfetti, bir çocuğumuz daha oldu. Şimdi bütün çocuklarıma şefkatli bir anne.”
Katılımcım ulaştığı bu durumu gözyaşlarıyla şükrederek anlatıyordu.
Çok sevdiği eşini dramatik bir yolla kaybeden bir kişi bile işe dönmeyle hayatını bu seviyeye getirebiliyorsa başka söze gerek yoktur.
Yüce devlet yetkililerine çağrımızdır:
15 T darbe girişiminde dahli olmadığı halde hâlâ cezaevinde tutulan bütün masumlar hemen salıverilmeli, bütün KHK mağdurları derhal işine başlatılmalı ve bütün hakları iade edilmelidir. Ayrıca dört harfli nefret söylemi literatürden silinerek iade-i itibar yapılmalıdır.
Bizden söylemesi.





















