(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Çocukluktan gençliğin o çalkantılı evrenine geçmeye çalıştığım bir dönemde, kulağıma çalınan önemli kavramlardan biri “beyin yıkamak” idi.
Yıkamak, herhangi bir nesneyi kirlerden arındırmak ve temizlemektir. Halbuki sosyal çevremde kavramın kullanılış şekli, beyin yıkamanın iyiye doğru bir evrilmeye değil de özünden kopmaya tekabül ettiğini anlatıyordu. Bu bağlamda özellikle yeni yetişen gençler, doğası gereği eskiye ve aile çevresine isyankâr olduğu için, beyinlerinin yıkandığını fark etmeyebilir, sonu düze çıkmayan yollarda kaybolabilirlerdi.
Beyin yıkama ile ilgili bir söz duyduğumda, beyni yıkanan kişinin iradesinin bir şekilde elinden alındığını anlardım; bu durum içime ürperti verirdi. Mekanik odalara kapatıldığımı, kafama veya göğsüme yapıştırılan bazı aletlerle savunmasız hâle getirildiğimi, sonrasında kendimden bambaşka bir kişi olarak uyanacağımı ama bunu fark etmeyeceğimi hayal ederdim. Korkunç bir şeydi bu. O kadar küçük bir çocukken de kendimi kaybetmek istemiyordum demek ki.
…
Hayatımın rotasını ailemin ve sosyal çevremin hiç arzulamadığı bir yöne çevirdiğimde, “kimler yıkadı bu güpgüzel ve zeki çocuğun beynini?” serzenişlerini duyduğum oldu. Radikal çıkışlarım beyni yıkanarak kendi iradesi elinden alınmış bir kişinin hâllerini andırıyordu demek ki. Bana sorsanız, ilk gençliğin kibriyle, böyle düşünenlere acıyordum. Onları düzeltmeye bile çalışmıyor ve sığ düşünce dünyalarından ötürü küçümsüyordum. Aslında saptığım yolda insanları küçümsemek hoş görülen bir tutum değildi. Fakat insan zihninin söylediği yalana kendisini inandıracak sayısız gri renkli tuzakları vardır: Bana göre çok mütevazı idim; onları anlıyor, hoş görüyor ve kalben hakikati görmeleri için gökler ötesine saf dilekler gönderiyordum.
…
Derin kırılmalarla dolu hayatımda verdiğim kararların sorumluluğunu hep taşıdım. İlk gençlik dönemimde pek de beğenmediğim ailemin doğal yollardan kazandırdığı bir ahlâk hazinesiydi bu. Yaptığım hataları anladım, kabul ettim ve yürümek için yeni yollar aradım. On altı yaşının çalkantılı fırtınalarında kendi yolunu seçen bir ergen olarak, seçtiğim yollarda önüme çıkanları sessizce yaşadım. Kimsecikler hayatımda neler olduğunu, içimde dönüp duran değirmenlerde neler öğütüldüğünü bilmedi.
Beynim birileri tarafından yıkanmış mıydı? Bundan emin değilim. Ben, sol yanımda kontrolsüzce atan o et parçasından izin almadan pek karar almadım. Onun rehberliğine güvendim; beni hafsalama sığmayan sarp yokuşlara süren onun rehberliğiydi. Yokuşlar sarptı ama kuytu köşelerde sol yanımdaki cevherle gökler ötesi arasında elektrik telleri kurmaya imkân tanıyan mağaralar vardı. Mağara hayatı çok sarsıntılı olsa da kazandırdıkları başka güzergâhlarda bulunan cinsten şeyler değildi. Bu yüzden, kabul edilmez gibi görünen bir hayat yaşamama rağmen ne gökler ötesine gücendim ne de sol yanıma.
…
Yılların behrinde yaptığım yürüyüşte atalarımın “beyin yıkama” olarak tarif ettiği bir eylemin olduğunu bizzat gördüm, deneyimledim ve onların endişelerini anladım.
Beyin yıkayıcıların tamamı kendi düşüncelerinin en iyi ve doğru olduğunu iddia ediyor, diğer bütün düşünceleri kendi renklerine boyamayı hedefliyordu. Bu hedefin merkezindeki ana tema ise güçtü. Gözlerini diktikleri güç mecralarına ulaşmak için her yol mübahtı. Gücün cisimleştiği mecralara giden yollar, farklı ideolojilerle çiçeklendirilmişti. Sonuçta albenisi olmayan bir yola yolcu çekmek mümkün değildir.
Kimileri dünya halklarının eşitliğini vaat edip alttakileri, “gerçek bir sosyal düzende üsttekilerin olmadığına” inandırdı. Herkes birbirinin yoldaşıydı; gelirde, statüde, yaşam tarzında eşitlik sağlanacak, dünya aydınlanacaktı.
Bu yolun çiçekleri çok cazipti gerçekten; alttakiler, hunhar zalimler tarafından hep ezilenler heyecan ve tutkuyla yola düzüldüler. Az gittiler uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Gün geldi, güce yakınlaştılar, hatta ona ulaştılar. Ezilenler tam nirvanaya çıktıklarını düşüneceklerdi ki, yoldaş bildiklerinin tiranlıklarıyla karşılaştılar: Hayır herkes eşit değildi, bazıları diğerlerinden daha zeki ve yönetim gücüne sahipti. Fazla zeki olmayanlar bu yönetim gücüne itaat etmeliydi. Ve yolun kanuna göre, davayı kazanmak için birileri ölmeliydi.
Ölmesi beklenenler ve yoldaşları tarafından tereddütsüzce öldürülenler, ezilenler ve asıl yol yükünü taşıyanlardı.
Bu gerçeğin önündeki perdeler açıldığında, eşitlik ideolojisinin çiçekli yollarına şarkı düzenler şiddetli bir hıçkırığa tutuldular, konuşma yetilerini kaybeder gibi oldular. Sonra içlerinden kimileri silkelenip kapitalist düzenin destekleyicisi statüsünü seçiverdiler.
Güce bu denli tapan totaliter yapılar, kendileri gibi olmayan herkesi muhalif belledi. Nazi katilleri bunun gerekçesi olarak ırkı, Rus katilleri ise sınıf mücadelesini belirledi. Davaya dair hukuk, bu yolda ilerlemeyi mümkün kılan her şey idi; bugüne kadar hukuk diye tanımlanan ve uygulamaya koyulan şeyler, sadece çiğnenmek için vardı.
Hannah Arendt’in “insanın gereksiz kılınması” olarak adlandırdığı bu yönelim, insanlı dünyanın iflahını kesti.
…
Böyle bir yıkıntı sonrasında, ideolojilerini “Asr-ı Saadeti yeniden yaşatmak” olarak isimlendirenler kolayca palazlandı. Kutsal metnin ışığı hepsinden güçlüydü, fakat sonradan anlaşıldı ki, kutsalın ışığı onu savunduğunu iddia edenler için her şey, hatta hiçbir şey değildi.
Bu hikâye bir yazının son paragrafında yer alamayacak kadar derin ve kapsamlıdır. Yine de sözü kısaca bağlamak gerekir.
Mutlak gücün kazanımı uğruna kutsalın ışığını araçsallaştırma yoluna gidenler için de yolun sonuna gelindi. İnsanlığa dair neredeyse bütün erdemlerin en derin gayyalara çakıldığı bu dönemde, asıl amacın insan kalbini gökler ötesine bağlamak olmadığı anlaşıldı. Asıl amaç, her zaman olduğu gibi, gücün sahipliği idi.
Güç nedir? Bu sorunun cevabını tam bilmiyorum, ama güç Tanrıdır galiba.
İnsan tanrıların çatıştığı bir dünyada, hâlâ sol yanındaki cevheri önemseyenler, belki sadece onun için yaşayanlar var. Çünkü onlar olmasaydı dünya da olmazdı.
Ne var ki onların sesi çıkmıyor, belli ki çıkamıyor. Belki de “bu eracif yığınına seslenerek sesimizin kıymetini düşürmeyelim” diyorlardır.
Halbuki ses, tam da böyle bir zamanda çıkarılmak için var değil miydi?























