(The Turkish Post) – CENGİZ İZOL
Eğitimci – Araştırmacı Yazar
İnsan, insanla şekillenir
İnsanın hayat yolculuğunda bazı sözler vardır ki birkaç kelimeyle bir ömrün tecrübesini anlatır. “İnsan insanın rengini alır” sözü de bunlardan biridir.
İnsan, yalnızca kendi düşünceleriyle şekillenen bir varlık değildir. İçinde bulunduğu çevre, kurduğu dostluklar, örnek aldığı insanlar ve benimsediği değerler onun karakterinin oluşumunda önemli rol oynar.
Kimi insanların yanında umutlarımız büyür, bakış açımız genişler, merhametimiz güçlenir. Kimi ilişkiler ise bizi öfkeye, bencilliğe ve önyargılara sürükleyebilir.
Bu nedenle insanın kimlerle yürüdüğü, en az hangi yöne yürüdüğü kadar önemlidir.
Ancak mesele yalnızca iyi insanlarla birlikte olmak değildir. Asıl mesele, birlikte olduğumuz insanlarla birbirimizin iyiliğini çoğaltabilmektir.
Çünkü insan, çevresinden etkilendiği kadar çevresini de etkiler. Bir sözümüz bir insanın umudunu kırabilir; başka bir sözümüz onun yeniden ayağa kalkmasına vesile olabilir. Bir davranışımız ayrılığı derinleştirebilir; bir başka davranışımız yıllardır kurulmamış bir gönül köprüsünün ilk taşı olabilir.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben, birlikte olduğum insanların hayatına hangi rengi taşıyorum?
Mevlânâ’dan Yunus Emre’ye: Gönül yapmak
Mevlânâ’nın insanı anlamaya ve gönül dünyasını zenginleştirmeye yönelen düşüncesiyle Yunus Emre’nin insan sevgisini merkeze alan yaklaşımı, bugün de üzerinde düşünmemiz gereken değerler taşır.
Günümüz dünyasında insanlar iletişim araçları sayesinde birbirlerine hiç olmadığı kadar yakın görünürken gönüller arasındaki mesafeler büyüyebiliyor. Aynı toplumda yaşayan insanlar, farklılıklarını düşmanlık gerekçesine dönüştürebiliyor.
Oysa insanı anlamak, onun her düşüncesini kabul etmek değildir. Anlamak, karşımızdaki insanın da bir hayat hikâyesi, bir vicdanı, bir kırgınlığı ve bir onuru olduğunu kabul edebilmektir.
Gönül yapmak bazen özür dilemeyi, bazen öfkemizi kontrol etmeyi, bazen de kendi düşüncemizi savunurken başkasının insanlık onurunu korumayı gerektirir.
Yunus Emre’nin düşünce dünyasında belirginleşen gönül ve insan sevgisi anlayışı, bize ahlakın yalnızca sözlerle değil, davranışlarla yaşatılması gerektiğini hatırlatır.
İnsan, merhametten söz ederken başkasının acısına duyarsız kalıyorsa; adaleti savunurken kendisine yakın olanın haksızlığını görmezden geliyorsa kendi sözleriyle davranışları arasında mesafe oluşturmuş demektir.
İyiliğin gerçek sınavı, yalnızca dostlarımıza nasıl davrandığımız değildir. Bize katılmayan, bizimle aynı düşünmeyen ve çıkarımıza hizmet etmeyen insanlara karşı tutumumuz da ahlaki karakterimizi ortaya koyar.
Gönül incitmemek, haksızlık karşısında susmak değildir. Haksızlığı düzeltmeye çalışırken bile insan onurunu koruyabilmektir.
Bediüzzaman’ın müspet hareket anlayışı
Bediüzzaman Said Nursî’nin düşüncesinde önemli yer tutan müspet hareket anlayışı, günümüz toplumsal sorunları açısından da anlamlıdır.
Sorunlar karşısında yıkıcı bir dil üretmek yerine yapıcı sorumluluk üstlenmek, öfkeyi büyütmek yerine çözümün imkânlarını aramak gerekir.
Elbette yapıcı olmak, yanlışları görmezden gelmek değildir. Adaletsizliğe karşı çıkmak, hak ihlallerini dile getirmek ve yanlışları eleştirmek toplumsal gelişmenin vazgeçilmez unsurlarıdır.
Ancak eleştirinin amacı yalnızca karşı tarafı küçük düşürmek olduğunda çözüm üretme imkânı zayıflar. İnsanları sürekli düşmanlaştıran bir dil, en makul çözüm önerilerinin bile duyulmasını zorlaştırabilir.
Aile içindeki anlaşmazlıklardan toplumsal husumetlere, siyasi tartışmalardan sosyal medya kavgalarına kadar pek çok alanda aynı soruyla karşı karşıyayız: Bir sorunu çözüme mi yaklaştırıyoruz, yoksa daha da derinleştiriyor muyuz?
İnsanları birbirine karşı kışkırtmak kolaydır. Zor olan, öfkenin yükseldiği bir ortamda sağduyuyu korumaktır.
İyiliği çoğaltmak, tam da bu noktada bireysel bir tercih olmaktan çıkarak toplumsal sorumluluğa dönüşür.
Nurettin Topçu ve ahlaki sorumluluk
Nurettin Topçu’nun düşünce dünyasında ahlak, insanın yalnızca ne düşündüğüyle değil, nasıl yaşadığıyla da ilgilidir. Ahlaki hayat, kişinin kendi çıkarlarının sınırlarını aşarak sorumluluk üstlenmesini gerektirir.
Bu anlayıştan hareketle kendimize bazı sorular yöneltmeliyiz:
Başkalarının yaşadığı sorunları yalnızca seyrediyor muyuz, yoksa çözüm için sorumluluk alıyor muyuz?
Toplumda adaletsizlikten şikâyet ederken kendi davranışlarımızda adaleti ne ölçüde gözetiyoruz?
Gençlerin geleceğinden endişe ederken onların eğitimine, gelişimine ve toplumsal hayata katılımına ne kadar katkı sunuyoruz?
Ailelerin, kadınların, çocukların ve dezavantajlı insanların sorunlarını konuşurken somut bir dayanışma ortaya koyabiliyor muyuz?
Bu soruların cevapları, iyiliğin düşünce düzeyinden davranış düzeyine geçip geçmediğini gösterir.
Çünkü iyilik, yalnızca güzel sözler söylemek değildir. Gerektiğinde zaman ayırmak, emek vermek, sorumluluk üstlenmek ve başkasının yükünü hafifletmek de iyiliğin bir parçasıdır.
Bir toplumun gelişmesi, yalnızca ekonomik imkânların artmasıyla değil, insanların birbirlerine karşı sorumluluk duygularının güçlenmesiyle de mümkündür.
Toplum hangi renge bürünüyor?
İnsanın çevresinden etkilenmesi bireysel bir mesele gibi görünse de sonuçları toplumun tamamını ilgilendirir.
Bir ailede öfke normalleşirse çocuklar anlaşmazlıkların öfkeyle çözülebileceğini öğrenebilir. Bir iş yerinde haksızlık sıradanlaşırsa insanlar adaletsizliğe karşı duyarsızlaşabilir. Siyasi tartışmalarda hakaret olağan görülürse toplumsal dil giderek sertleşebilir.
Bunun tersi de mümkündür.
Adaletli davranışların takdir edildiği, farklı düşüncelere saygı gösterildiği ve yardımlaşmanın teşvik edildiği ortamlarda güven duygusu gelişebilir.
Bu nedenle iyiliği yalnızca kişisel bir erdem olarak değil, ortak hayatımızı şekillendiren toplumsal bir değer olarak görmeliyiz.
Aileler, okullar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler ve medya bu konuda önemli sorumluluklar taşımaktadır.
Gençlere yalnızca rekabet etmeyi değil, dayanışmayı da öğretmeliyiz. Başarının yalnızca başkasını geçmekten ibaret olmadığını, bazen başka bir insanın başarısına katkı sunmanın da önemli bir kazanım olduğunu anlatmalıyız.
Siyasetçiler, farklı görüşleri temsil etseler bile toplumsal barışın ortak sorumluluğunu taşıdıklarını unutmamalıdır. Sivil toplum kuruluşları da farklı kesimler arasında güven, dayanışma ve iş birliği geliştiren faaliyetlere öncülük etmelidir.
Çünkü güçlü bir toplum, farklılıklarını yok ederek değil, farklılıkları arasında adil ve güvenilir ilişkiler kurarak gelişir.
Husumeti mi, iyiliği mi miras bırakacağız?
Toplumların hafızasında sevinçler kadar acılar, dayanışmalar kadar kırgınlıklar da bulunur. Bazen geçmişte yaşanan bir anlaşmazlık, yıllar boyunca insanların ilişkilerini belirlemeye devam eder.
Bir kuşağın yaşadığı öfke, sonraki kuşakların hayatına taşınabilir. İnsanlar hiç tanımadıkları kişilere, yalnızca aileleri veya çevreleri arasındaki eski anlaşmazlıklar nedeniyle mesafeli yaklaşabilir.
Böyle durumlarda önemli olan, geçmişin gerçeklerini inkâr etmek değil, geçmişin bugünü ve geleceği bütünüyle yönetmesine izin vermemektir.
Barış; haksızlıkları örtbas etmek, mağdurların sesini kısmak veya adalet talebinden vazgeçmek değildir. Barış, adaleti gözeterek yeni acıların önüne geçme iradesidir.
Bazen ilk adımı atmak cesaret ister. Bazen güveni yeniden kazanmak uzun zaman alır. Bazen de bütün çabalara rağmen uzlaşma hemen mümkün olmaz.
Buna rağmen diyalog kanallarını açık tutmak, tarafsız arabuluculuğu desteklemek, hukuka başvurmak ve yeni kuşakların husumetlerin yükünü taşımaması için çalışmak önemlidir.
Çocuklarımıza yalnızca geçmişte ne yaşandığını değil, gelecekte neyi değiştirebileceklerini de anlatmalıyız.
Onlara aktaracağımız en kıymetli miras, başka insanlara karşı duydukları düşmanlık değil; adalet, merhamet ve sorumluluk bilinci olmalıdır.
İyilik küçük adımlarla çoğalır
İyilik yapmak için büyük imkânlara sahip olmak gerekmez.
Bir insanı dikkatle dinlemek, ihtiyacı olan bir aileye destek olmak, bir öğrencinin eğitimine katkı sunmak, bir yaşlının hâlini hatırını sormak, haksızlığa uğrayan birinin yanında durmak veya kırgın iki insan arasında güvenli bir iletişim zemini oluşturmak…
Bunların her biri iyiliğin gündelik hayattaki karşılığıdır.
Bir öğretmenin öğrencisine duyduğu güven, bir gencin hayatındaki dönüm noktalarından biri olabilir. Bir yöneticinin adaletli kararı, insanların kuruma duyduğu güveni artırabilir. Bir insanın içtenlikle uzattığı el, başka bir insanın dayanışmaya yeniden inanmasını sağlayabilir.
İyilik, her zaman büyük sözlerle başlamaz. Bazen küçük bir davranış, daha büyük bir değişimin başlangıcı olur.
Bu nedenle her birimizin kendisine sorabileceği basit ama önemli bir soru var:
Bugün hangi iyiliği başlatabilirim?
Son söz: İyiliğin rengi hepimize ulaşsın
Mevlânâ’nın gönül merkezli yaklaşımından Yunus Emre’nin insan sevgisine, Bediüzzaman’ın müspet hareket anlayışından Nurettin Topçu’nun ahlaki sorumluluk vurgusuna kadar farklı düşünce dünyalarında üzerinde durulan ortak meselelerden biri, insanın başkalarına karşı sorumluluğudur.
Bu çağrı belirli bir çevreye, kimliğe veya siyasi görüşe ait değildir. İnsan onurunu, adaleti, merhameti ve dayanışmayı önemseyen herkes için anlam taşır.
İyilerle birlikte olmak güzeldir; ancak iyiliği yalnızca başkalarından beklemek yeterli değildir.
İyiliğin yanında durmalı, haksızlık karşısında adaleti savunmalı, farklılıklarımızı düşmanlık gerekçesine dönüştürmemeli ve ortak geleceğimiz için sorumluluk üstlenmeliyiz.
İnsan insanın rengini alır. Öyleyse birbirimizin hayatına hangi rengi taşıdığımıza dikkat edelim.
Kırgınlığın yerine anlayışı, ayrışmanın yerine diyaloğu, bencilliğin yerine dayanışmayı, önyargının yerine adaleti koyalım.
İyilerle birlikte olalım. İyiliği kendimiz başlatalım. İyiliği çoğaltalım.
Çünkü daha güzel bir toplum, yalnızca daha iyi bir gelecek hayal edenlerle değil, o geleceği bugünden iyilikle inşa etmeye başlayanlarla mümkündür.























