(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Manisa’nın Sarıgöl ilçesinde üzüm üreticilerinin sosyal medyaya yansıyan feryadı, Türkiye’de tarım sektörünün içinde bulunduğu ekonomik çıkmazı bir kez daha gündeme taşıdı. Artan mazot, gübre, ilaç ve işçilik giderleri karşısında ürününü istediği fiyattan satamayan çiftçiler, bir yandan hasat dönemini zararla kapatırken diğer yandan bankalara, esnafa ve tarımsal girdi sağlayan işletmelere olan borçlarını nasıl ödeyeceklerini düşünüyor. Üreticinin dalında kalan üzümü, yalnızca bir ürünün satılamaması değil, tarımsal üretimin geleceğine ilişkin büyüyen bir sorunun işareti olarak öne çıkıyor.
Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde Sarıgöllü bir üzüm üreticisi, borçlarını sıralarken yaşadığı çaresizliği gözyaşlarıyla anlatıyor. Bankalara, esnafa, gübre ve mazot satıcılarına, zirai ilaç tedarikçilerine borçlu olduğunu söyleyen üretici, elektrik ve sulama giderlerini karşılamakta da zorlandığını belirtiyor. Cumhurbaşkanı ve ilgili bakanlara seslenen çiftçi, üzümün tarlada 10 liraya alıcı bulamadığını, buna karşılık pazarda çok daha yüksek fiyatlarla satıldığını ifade ediyor. Üreticinin isyanı, hasat yapmanın tek başına gelir elde etmeye yetmediği bir düzende, emeğin nasıl borca dönüştüğünü gözler önüne seriyor.
Üstelik Sarıgöl’deki tepki yalnızca sosyal medyadaki görüntülerle sınırlı değil. 13 Ekim’de ilçede üzüm üreticileri traktörleriyle konvoy oluşturarak Hükümet Konağı önünde toplandı. Üreticiler, düşük alım fiyatlarına ve artan maliyetlere tepki göstererek ürünlerini satamadıklarını ve kredi borçlarını ödemekte zorlandıklarını dile getirdi. Manisa’nın Yunusemre ilçesinde de üzüm üreticilerinin benzer sorunlara dikkat çekmek için eylem yapması, krizin tek bir ilçeyle sınırlı olmadığını ortaya koydu.
Sarıgöl’de yaşananların merkezinde, üretim maliyetleri ile alım fiyatları arasındaki makas bulunuyor. Sarıgöl Ziraat Odası Başkanı Ali İhsan Ülgen, ağustos ayında yaptığı açıklamada sofralık üzümün kilogram başına üretim maliyetinin en az 25 liraya ulaştığını, piyasadaki fiyatların ise 20 liranın altına kadar gerilediğini belirtmişti. Üreticinin maliyetini dahi karşılayamadığı bir fiyatla ürün satmak zorunda kalması, zararına üretim tartışmasını yeniden gündeme getirdi.
Kuru üzüm piyasasında da üreticinin beklentileri karşılanmış değil. TARİŞ’in 2026 sezonu için kilogram başına 80 liralık brüt avans fiyatı açıklaması, üreticilerin tepkisine neden oldu. Salihli’deki üretici eyleminde Çiftçi-Sen Genel Sekreteri Bahri Öner, kuru üzümün kilogram başına maliyetinin en az 93 liraya ulaştığını savunarak üreticinin geçimini sürdürebilmesi için 151,50 liralık taban fiyat gerektiğini dile getirdi. Bu rakamlar, farklı ürün türleri ve hesaplama yöntemleri dikkate alınarak değerlendirilmesi gereken üretici beyanları olsa da fiyat tartışmasının temelindeki sorunu açıkça ortaya koyuyor: Çiftçinin satış geliri, üretim giderlerini ve geçim masraflarını karşılamaya yetmiyor.
Burada yalnızca fiyatların geçen yıla göre düşmesi değil, üreticinin giderlerinin hasat öncesinde yapılması da belirleyici. Çiftçi, sezon boyunca mazot, gübre, ilaç, sulama, işçilik ve bakım masraflarını karşılamak için çoğu zaman borçlanıyor. Gelirini hasat sonunda elde etmeyi bekliyor. Ancak ürününü satamadığında veya maliyetinin altında satmak zorunda kaldığında, bir sonraki üretim dönemine borçla giriyor. Böylece bir sezonun zararı, sonraki sezonun finansman yüküne dönüşüyor. Borçlar biriktikçe çiftçinin yeni üretim için ihtiyaç duyduğu krediyi bulması zorlaşıyor; bulduğu kredinin geri ödemesi ise daha büyük bir baskı yaratıyor.
Sosyal medyadaki üreticinin “Kendimi mi satayım, hırsızlık mı yapayım?” sözleri de bu çıkmazın ne kadar ağır hissedildiğini gösteriyor. Bu ifade, bir ekonomik sorunun ötesinde, geçimini üretimden sağlamaya çalışan bir insanın çaresizliğini yansıtıyor. Çiftçinin talebi yalnızca daha yüksek bir satış fiyatı değil; emeğinin karşılığını alabilmek, borçlarını ödeyebilmek ve gelecek sezon yeniden üretim yapabilecek koşullara sahip olmak.
Üreticinin yaşadığı kayıp, bağın sınırları içinde kalmıyor. Üzümünü satamayan çiftçi tarım işçisinin ücretini ödemekte, esnaftan alışveriş yapmakta ve yeni üretim için gerekli girdileri satın almakta zorlanıyor. Tarımsal gelirin gerilemesi, üreticinin harcamalarını kısması üzerinden ilçedeki ticareti de etkiliyor. Sarıgöl’deki eyleme katılan İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Kadir Ulusoy da çiftçinin kazanamamasının tarım işçisinden ürünü işleyen işletmelere ve esnafa kadar geniş bir kesimi etkileyeceğini savundu.
Üstelik üreticinin ürününü düşük fiyata satması, tüketicinin aynı ürüne ucuz ulaşacağı anlamına gelmiyor. Üreticinin eline geçen fiyat ile pazardaki veya marketteki satış fiyatı arasındaki fark, tarımsal ürünlerin tedarik zincirindeki fiyat oluşumunu tartışmaya açıyor. Ancak bu farkın tamamını aracıların kazancı olarak değerlendirmek de doğru değil; nakliye, depolama, tasnif, fire, ambalaj ve satış giderleri de nihai fiyata yansıyor. Asıl soru, bu maliyetlerin ne kadarının gerçek giderlerden ne kadarının pazarlık gücü ve piyasa yapısından kaynaklandığı. Üreticinin ürününü satacak alternatiflere sahip olup olmadığı ve alım piyasasında rekabetin yeterince işleyip işlemediği bu nedenle önem taşıyor.
Sarıgöl’deki tepkilerin ortaya çıkardığı bir başka mesele de tarımsal desteklerin yeterliliği. 2006 tarihli Tarım Kanunu’nun 21’inci maddesi, tarımsal destekleme programları için bütçeden ayrılacak kaynağın gayrisafi millî hasılanın yüzde 1’inden az olamayacağını öngörüyor. Ekim ayında Sarıgöl’deki eyleme katılan Ulusoy, bu yıl açıklanan 167 milyar liralık destek tutarını eleştirerek kanuni ölçüte göre yaklaşık 780 milyar lira ayrılması gerektiğini ileri sürdü. Bu karşılaştırma siyasi bir değerlendirme olarak aktarılırken, desteklerin kapsamı, hesaplama yöntemi ve gerçekleşen ödemelerin ayrıca incelenmesi gerekiyor. Bununla birlikte çiftçinin finansman yükünün hafifletilmesi ve desteklerin üretim maliyetleriyle uyumlu hâle getirilmesi talebi, tarım politikalarının merkezindeki tartışmalardan biri olmayı sürdürüyor.
Çözüm ise yalnızca sezon sonunda bir fiyat açıklamakla sınırlı kalamaz. Üreticinin hasat öncesinde maliyetlerini öngörebilmesi, ürününü hangi koşullarda ve hangi kanallardan satacağını bilmesi gerekiyor. Alım politikalarının zamanında açıklanması, üreticinin pazarlık gücünü artıracak kooperatif yapılarının güçlendirilmesi, borçların sürdürülebilir koşullarda yeniden yapılandırılması ve ihracat pazarlarının korunması bu açıdan önem taşıyor. Kamu alımlarının hangi ürünleri, hangi kalite ölçütleriyle ve hangi miktarlarda kapsayacağının açık biçimde duyurulması da çiftçinin kararlarını kolaylaştırabilir. Desteklerin yalnızca açıklanan tutarı değil, üreticiye ne zaman ulaştığı ve sahadaki maliyetleri ne ölçüde karşıladığı da değerlendirilmek zorunda.
Türkiye’de tarımın geleceği açısından asıl risk, çiftçinin bir sezon zarar etmesinden daha büyük. Üretimden kazanç sağlayamayan ve borçlarını çeviremeyen çiftçi zamanla bağını küçültmek, başka işlere yönelmek veya üretimi bırakmak zorunda kalabilir. Bu durum, kısa vadede üreticinin ve kırsal ekonominin gelir kaybı anlamına gelirken uzun vadede ülkenin tarımsal üretim kapasitesini de zayıflatabilir. Gıda arzının sürdürülebilirliği, yalnızca tarlada ne kadar ürün yetiştiğiyle değil, o ürünü yetiştirenlerin üretime devam edip edemediğiyle de ilgili.
Sarıgöl’deki üreticinin gözyaşları bu nedenle bir üzüm sezonunun kötü geçmesinden ibaret değil. Dalında kalan ürün, karşılanamayan borçlar ve ödenemeyen girdi faturaları, tarımsal üretimin ekonomik koşullarını yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Çiftçi ürettiği hâlde geçinemiyorsa, pazara ürün ulaşıyor ama üretici ayakta kalamıyorsa, yalnızca rekolteye bakarak tarımın durumunu değerlendirmek mümkün değil. Çünkü tarımın sürdürülebilmesi için toprağın verimli olması kadar, o toprağı işleyen insanın da emeğinin karşılığını alması gerekiyor. Üreticinin bugün sorduğu “Bu borçları nasıl ödeyeceğim?” sorusuna yanıt verilemediği sürece, yarın aynı tarlalarda kimin üretim yapacağı sorusu da büyümeye devam edecek.






















