(The Turkish Post) – FATMA ZEHRA FİDAN
Acılardan söz etmek kolay değildir, hele Şule Gürbüz’ün dediği gibi “anlatılabilene acı mı denir?” kavlince bir acıya saplandığında insan, kelimeler kaçışır. Fakat hayatın her deminde kelimelerin firar ettiği acılara gark olmayız, hayatın ve insan olmanın doğasına terstir bu. Öyle olmasaydı, kendisini zıtlıklarla anlatan bir dünya olmazdı içine düştüğümüz.
Acılar öyle zannedildiği gibi kötü de değildir; doğurgandır, filozoflar, şairler, sanatçılar onun ikliminde temayüz eder. Aşkını pembe panjurlu evinde, açık mavi gökyüzüne bakarak yaşayan birinden şiir çıkar mı?
Zihnini sadece dinsel olanla sınırlayan kişilerden düşünce sancısı ve felsefe çıkar mı?
Her acı insanı başkalarının hayran olduğu birine dönüştürmez elbette. Acılarının başına oturup bitimsiz bir iştahla ondan beslenmeye alışanlar, hayatın tebessüm eden anlarını da kendi lehlerine çevirmeyi başarırlar.
Acı insana ne yaparsa yapsın; acıdan söz etmek, acıyla üretmek, acıyla eylemek -zannedildiğinin aksine- hep daha kolay gelir bana.
…
Özellikle bizim gibi toplumlarda acı ve hüzün yüceltilmiştir. Felsefeye teşne bir toplum olmadığımıza göre, bu yönelim dinsel kaynaklı olmalıdır. Dinsel anlatılara göre, acı hayatın olmazsa olmazı ve Allah’ın özel ilgisinin en belirgin müjdecisidir.
“Allah çileyi sevdiğine verir…
Mahzun bir gönülle yaşayan, hayatın belki her deminde Allah’ın çile lütfuna mazhar olan kişilerin içsel tatmini nasıldır?
Buradaki dayanak noktası hiçbir yerde olmadığı kadar güçlü: “Bu dünyada hiç kimse seni sevmese de seni seven sonsuz kudret sahibi bir güç var: Allah. Onun sevgisine mazhar olmanın öncelikli şartı ise, onun verdiği çilelere katlanmaktadır.”
Katlanmak kelimesi öteden beri beni rahatsız eden, içimin hiçbir semtinde oturamayan bir kavram. Katlanmak veya sabretmek derken, gelenin/ verilenin seni rahatsız eden, sana acı veren, varlığından hiç hoşlanmadığın bir durum olduğunun kabulü var. Katlanan kişi -acı nesnesinin Allah’tan geldiğine ve buna katlanması gerektiğine inanıyorsa- bu durumu verene şunu söylemiş oluyor:
“Bak, bunun senden geldiğinin farkındayım. Bu yüzden ses çıkarmıyorum, çıkaramıyorum, dilediğin gibi böyle mutsuz ve huzursuz yaşamayı seçiyorum. Sırf vaat ettiğin cennetine girmek veya cennetinden korunmak için.”
Ne kadar sevimsiz bir durum bu.
Allah olsam bu tipleri sevmem, kul olarak da sevmiyorum.
Peki Allah kullarını, hele insan gibi inanılmaz cevherlerle süslediği bir varlığı, böyle seyretmeyi mi seviyor, bundan mı hoşlanıyor?
Eğer böyleyse, dinsel metinlerde “mutlak…” olan Allah tanımlamaları hepten düşer, çünkü bu çerçeve narsistik bir kişilik tanımına giriyor olabilir.
Buradaki itirazları duyuyorum, “İnsan acı ve kahır deryalarında, alev denizinde pişe pişe ‘kahrın da hoş, lütfun da hoş’ seviyesine gelecektir”, öyle değil mi?
Peki insan denen can düşkünü, ten düşkünü, haz düşkünü bir varlık, ateşlerin içinde yanarken nasıl sepserin ırmaklarda yüzer gibi dursun? Rol mü yapsın? Kime rol yapacak, bu oyunculuğu kime yutturacak? Sana, bana, ona yutturabilir de -muhatap, zannettiğimiz makamsa- asıl muhatabına nasıl yutturacak?
Burada bana kendisini dayatan güzel bir soru var: Kim kurtaracak bizi saf sevginin peşinde koşmaktan, diyordu Anne Dufourmante.
Hiç kimse kurtarmasın bizi, saf sevginin peşinde koşmaktan. Çünkü sevgi, sevilmekten ziyade sevmek, insan üstü, belki de tanrısal bir büyüdür. Büyüdür, çünkü sevgi, evrendeki nesnelliğin tezahürünü bile sevenin bünyesinde ters yüz edebilir.
Sevginin nesnesi ne veya kim olursa olsun, bünyesi sevgiyle büyülenen bir kişinin -acı kimden veya nereden gelirse gelsin- bir drama kraliçesi olması pek mümkün görünmez. Çünkü sevgi, varlığın bünyesine gizlenmiş zıtlıkları -gökyüzü büyüklüğünde bir mercek tutulmuş gibi- açığa çıkarıverir.
Böyle bir görüyle hem dem olan insanın, kahrı elbise diye giyinmesi ve acıların obur tüketicisi olması pek mümkün değildir.
Burada devreye gülüş girer.
Gülüş, zihnin sunduğu ışıltılara bedenin direnemediği anlarda patlayan bir hâldir çoğunlukla. Hayatın realitesine ters göründüğü durumlarda, gülüş, temayüz ettiği gövdenin delilikle suçlanmasına yol açar. Çünkü o anlarda, toplumsal normları ve klişeleri aşan bir özgürlük hâlinin ruhsal ve bedensel olarak deneyimlenmesi söz konusudur. Bu bağlamda gülüş, bir masumiyet ve sarhoşluk hâlini de çağırır. Alkol alarak sarhoş olanların sözleri ve tavırları, toplamın dayattığı bütün kaygılardan sıyrılmış olmayı gösterir. Dolayısıyla kişinin sarhoşken dedikleri ve yapıp ettikleri daha çok önemsenmelidir diye düşünürüm. Bu çıplaklık hâli çok kıymetlidir, insanın toplamın zırhından sıyrıldığı anlara tekabül eder çünkü.
Gülüş aynı zamanda bir direniş biçimidir. Alkol gereksinimi olmadan, kendi gerçekliğindeki sarhoşlukla, olup biten kötülüklere rağmen, gülme seviyesine yükselmeyi işaretler çünkü.
Gülüş bazen veya çoğu zaman da bir kaçıştır. Anlatılamayanı, gösterilemeyeni, belki de açıkça yaşanamayanı ifade etme biçimlerinden biridir. Bazı kişilerin gülüşünün kalbime hıçkırık gibi akması, belki de bu yüzdendir.
…
Oldum olası gülüşü ve gülme hâlini çok sevdim. Gövdemi gülmekten alıkoyamadığım bazı anlarda -toplamın kadın gülüşünü fingirdemek gibi algılayabileceği bazı ortamlarda- hemcinslerim tarafından kaşla, gözle, elle müdahale ile hizaya çekildiğim çok oldu. Onları da yadırgamadım, kendimi de. Çünkü her iki taraf da kendi özgürlük alanını seçmişti: Hemcinslerim normlarıyla inşa edildikleri toplamın sakinleri tarafından kabul görmenin rahatlığını ve özgürlüğünü, ben ise adını henüz koyamadığım bir oluş hâlinin lezzetini.
Bahçem gibi sevdiğim Gümüşlük Akademisi’ne gittiğim zamanların pek çoğunda, sevgili kız kardeşim Latife Tekin, elindeki kırmızı şarabı bana uzatıp, “Zehracığım bu lezzeti lütfen tat, bak nasıl olduğunu göreceksin” derdi. Ona içki sofralarında büyüdüğümü, içkinin pek çoğunun tadını iyi bildiğimi söylemedim mi acaba? Her ne ise, ona şöyle derdim kana kana gülerken: “Latife Abla, alkolsüz böyle sarhoş sarhoş yaşarken bir de şarap içersem, Allah bana ‘dostum, oldu mu şimdi, sana sunduğum sarhoşluk yetmedi de bunlara mı düştün?’ demez mi? Paraya yazık, bedene yazık, beklentiye yazık…”
…
Gülüş hakkında yazacak ne çok şey varmış, deryada damla bile tutmaz içimden dökülenler. Hep acı ve gözyaşından söz etmektense, gülmenin büyülü girizgâhlarına dalmak istedim bugün. Deleuze, “Bir metni yorumlamak, bana öyle geliyor ki, her zaman onun mizahını değerlendirebilmektir. Büyük bir yazar çok gülen bir kişidir.” diyor.
Gülüşümün kalemime katkısını bilemem ve ölçemem. Fakat anlarımı sonsuza değdirir gibi olduğu konusunda şüphem yok.






















