(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
2018 yazı, Türkiye ekonomisinde bir paradigma kırılmasının adeta miladı oldu.
Başkanlık sistemiyle birlikte oluşan yeni kabine, ekonomide taşları yerinden oynatmaya başladı. Küresel sermaye çıkışlarının, siyasi gerilimlerin ve Merkez Bankası bağımsızlığının tartışmaya açıldığı o dönemde, Türk Lirası yıl içinde dolar karşısında %40’tan fazla değer kaybetti.
Bu sadece bir kur krizi değil, aynı zamanda ekonomi yönetiminde “kural bazlı” dönemden “yorum ve algı bazlı” döneme geçişin de ayak izleriydi.
O günden bugüne Türkiye ekonomisi neredeyse her iki yılda bir model değiştirdi:
2018–2020: Yeni Ekonomi Programı
2021–2022: Faiz Neden, Enflasyon Sonuç Deneyi
2023–2025: Rasyonel Zemine Dönüş Çabaları ve Acı Reçete
Ancak her biri, öncekine tezat yönelimlerle şekillendi. Ekonomi, sabit fikirli bir stratejinin değil; değişken bir gerçekliğin rotasında ilerledi.
Faiz politikası: Teori ile deney arasında
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2021–2022 döneminde politika faizini %19’dan %8,5’e kadar indirdi. Ancak aynı dönemde enflasyon, TÜİK verilerine göre %19’dan %85’e, ENAG verilerine göre ise yıllık %170’in üzerine çıktı. Bu süreçte reel faiz uzun süre (eksi) %-50 seviyelerinde kaldı.
Yabancı yatırımcı çıkışı hızlandı; 2021 sonunda Borsa İstanbul’daki yabancı payı %65’ten %37’ye geriledi. Para politikası, fiyat istikrarını sağlama aracından çıkıp döviz talebini yönetme aracına dönüştü.
Kur Korumalı Mevduat: Denge mi destekli dalgalanma mı?
2021 Aralık’ta devreye alınan Kur Korumalı Mevduat (KKM), kısa vadede paniği önledi ama uzun vadede yeni riskler yarattı. 2023 başında KKM hacmi 3,4 trilyon TL’ye ulaştı — bu, o dönemin yıllık milli gelirinin yaklaşık %25’ine denk geliyordu.
Bütçeye doğrudan ve dolaylı yükü ise 700 milyar TL’yi aştı (reel olarak 25 milyar doların üzerinde). Bu model, kur istikrarını sağlamak yerine TL’nin değer kaybını makro ölçekte finanse eden bir arbitraj mekanizmasına dönüştü.
Enflasyonun gerçek yüzü
2024 sonu itibarıyla resmi (algılanmak istenen) enflasyon %65, gıda enflasyonu ise %80 düzeyindeydi. Ücret artışları bu tempoyu yakalayamadı; ortalama hane halkı alım gücü 2018’e göre %40 eridi.
Kira fiyatları altı yılda yaklaşık %600 artarken, reel sektörün finansmana erişimi giderek daraldı. Çalışanlar ve finansman maliyetleri gibi iki temel girdi bile firmaların gelir tablolarını zorlamaya yetti.
Son dönemdeki yüksek faizler de firmaları bilançolarını yenileyemez hâle getirdi. Türkiye, bu dönemde enflasyonu düşüremediği gibi, yüksek enflasyonu “yönetmenin” yollarını türetmeye başladı.
Kamu maliyesi: Faiz düşerken faiz gideri artıyor
Faiz indirimlerinin temel argümanı “bütçe yükünü azaltmak” olsa da, sonuç tam tersi oldu.
Hazine’nin faiz giderleri 2018’de 74 milyar TL iken, 2024’te 1,2 trilyon TL’yi aştı. Yani altı yılda yaklaşık 16 kat artış yaşandı.
Ancak ortalama dolar kuru dikkate alındığında tablo daha nüanslı bir hâl alıyor:
2018: 74 milyar TL / 4,8 TL ≈ 15,4 milyar dolar
2024: 1,2 trilyon TL / 32 TL ≈ 37,5 milyar dolar
Yani dolar bazında artış yaklaşık 2,4 kat civarında.
Nominal artış devasa görünse de, kur etkisi hesaba katıldığında reel yük yaklaşık 2,5 kat artmış durumda.
Bu fark, TL’nin 2018–2024 arasında yaklaşık 6,5 kat değer kaybetmesinden kaynaklanıyor.
Özetle, faiz gideri yıllık 20 milyar dolardan fazla artarken, üzerine bir de KKM’ye 25 milyar dolarlık taahhütlü faiz ödemesi ve kur farkı maliyeti eklendi.
Yatırımcı güveni: Kurumsal tutarsızlığın bedeli
Ekonomik istikrarın temeli öngörülebilirliktir. Ancak 2018–2025 döneminde Türkiye, ekonomi yönetiminde 8 farklı bakan ve 5 farklı Merkez Bankası başkanı gördü.
Bu, ortalama 14 ayda bir yön değişikliği anlamına geliyor.
Sonuç olarak Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırım girişi, 2015’teki 17 milyar dolar seviyesinden 2023’te 10 milyar doların altına geriledi.
Tüm faktörler dikkate alındığında, sadece enerji kaynaklı yıllık 60 milyar dolarlık dış açığın üzerine bunun yarısı kadar da finansman açığı eklenmiş oldu.
2024 ve sonrası: Dönüş mü döngü mü?
2023 seçimleri sonrasında ekonomi yönetimi yeniden “rasyonel zemine dönüş” mesajı verdi.
Politika faizi bir yıl içinde %8,5’ten %50’ye çıkarıldı; kurumsal iletişim şeffaflaştı.
Ancak piyasanın refleksi, geçmiş deneyimlerin gölgesinde kaldı: Yabancı fonlar temkinli, iç yatırımcı ise hâlâ güvensiz.
Tek ihtiyaç: Tutarlılığın gücü
Türkiye ekonomisi son altı yılda aynı anda hem büyümeyi hem krizi, hem umudu hem yorgunluğu yaşadı.
Ekonomi yönetimi, dümenin kontrolünde fikir çeşitliliğini değil; yön tutarlılığını arıyor.
Çünkü güven, değişen fikirlerle değil; istikrarlı akılla inşa edilir.
Gerçek reform, radikal söylemlerle değil; aynı hedefe ısrarla, ölçerek ve şeffaf biçimde yürümekle başlar.
Tutarlılık, artık bir seçenek değil — Türkiye’nin geleceği için rekabet avantajının en kritik unsuru hâline gelmiştir.
Belki de mesele, “değişken gerçekliğe” uyum sağlamak değil; o gerçekliği yönetecek tutarlı politika aklını inşa etmektir.




















