(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Türkiye ekonomisi uzun süredir yüksek enflasyon, döviz kuru oynaklığı ve kamu harcamalarındaki dengesizliklerle mücadele etti ve adeta yoruldu.
Enflasyonun gerçek değerinin şeffaf bir şekilde açıklanmaması ve kamu harcamalarının disipline edilmemesi, enflasyonun doğru politikalarla — hatta doğru kadrolara rağmen — düşürülebilmesini zorlaştırdı.
2020-2022 döneminde üç yıllık bir sürecin ardından tamamen farklı bir yaklaşım benimsendi; 2023-2025 kur politikalarının uygulanmasındaki 180 derecelik yön farkı, nominal GSMH’de muazzam zigzaglar oluşturdu ve bilhassa sanayicileri zor durumda bıraktı.
Geniş bir perspektiften bakılınca, 2003-2015 arasındaki görece başarılı politikalara kıyasla 2015-2025 dönemi, ekonomide öngörülemezliği körükleyen bir dönem oldu.
Peki enflasyonun gerçek değerinin doğru hesaplanması ve açıklanması neden önemliydi?
Resmi enflasyon rakamları ile piyasa beklentileri ve gerçek hayatın tecrübesi arasındaki fark, ekonomik aktörlerin kararlarını doğrudan etkiledi. Bu tutarsızlık, özellikle yatırım yapmak isteyen sanayicilerin yatırım yapmama ya da yatırım kararlarını erteleme eğilimini beraberinde getirdi.
Enflasyonun gerçekçi ve şeffaf bir şekilde açıklanması, beklentilerin yönetilmesi ve ekonomik güvenin artırılması açısından kritik önem taşıdı. Bunun tersi yönde hareket edilince piyasa aktörleri — başta bankalar ve finans kuruluşları — resmi rakamlara güvenmeyerek yüksek risk primi talep etti ve bu da finansman maliyetlerini artırdı.
Tüm bu gelişmeler paralelinde, Türkiye’de kamu harcamalarının GSYH içindeki payı arttıkça, enflasyon üzerindeki yukarı yönlü baskılar da yıllar geçtikçe arttı. Bir önceki on yıllık dönemde disiplinli mali politikalar ve kamu harcamalarının kontrol altına alınması, para politikası ile uyum içinde hareket ederek fiyat istikrarına katkı sağladı; son on yılda ise tam tersi oldu.
Bu tip durumlara ilişkin geçmişiyle Türkiye’nin (olumsuz anlamda) çok daha ilerisinde olan Arjantin bile, “sürünen mandal” adı verilen crawling peg politikasını uygulayarak döviz kurunu kontrollü ve aşamalı olarak ayarladı ve bu politika aracını kullanarak enflasyonu belirli ölçüde kontrol altına aldı.
Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde, ani kur şoklarının enflasyon ve finansman maliyetleri üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için bu politika, tamamen serbest bir kur rejimine kıyasla daha etkili olabilirdi; ancak biz bu imkânı değerlendiremedik.
Bu model, piyasa beklentilerini yöneterek ekonomik aktörlere daha öngörülebilir bir ortam sunabilirdi. Ne var ki kamu maliyetleri ve enflasyon oranlarındaki çarpıklık, bu ve benzeri bir politikayı uygulayabilme kapasitemizi ortadan kaldırdı.
Yüksek enflasyon ve dalgalanan döviz kuru, firmaların finansman maliyetlerini artırırken, birim işçilik maliyetlerini de yükseltti.
Yüksek işçilik maliyetleri — yalnızca 2024 Ocak ile 2025 Ağustos arasında bile, euro bazında %30-40 seviyesinde artan birim işçilikler — emeklemeyi ya da “sürünmeyi” başaramayan kur politikalarının kronikleşmiş bir sonucu haline geldi. Kur politikalarının istikrar sağlaması ve finansman maliyetlerini düşürmesi beklenirken bizde bu etki çok sınırlı, hatta yok denecek ölçüde gerçekleşti.
Enflasyonun gerçek değerinin şeffaf biçimde açıklanması, kamu harcamalarının disiplin altına alınması ve crawling peg gibi dengeli kur politikalarının uygulanması, Türkiye ekonomisinin uzun vadede finansal istikrar ve sürdürülebilir büyüme yolunda ilerlemesine imkân tanırdı.
Hükümet ve Merkez Bankası’nın işbirliği içinde hareket etmesi ve piyasa aktörleriyle şeffaf iletişim kurması gerekiyordu. Şeffaflıktan uzak yaklaşımlar, mevcut durumda firmalar için en az %30 (bazı durumlarda %40) oranında döviz kuru bazlı yüksek işçilik maliyeti gerçeğini ortaya çıkardı.
Artan kira giderleriyle birlikte firmalar bu işçilik maliyetlerine kaçınılmaz olarak katlanmak zorunda kaldı. Özellikle İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir, Adana, Denizli, Manisa gibi güçlü sanayi şehirlerinde, erozyona uğramış özsermayeleriyle tutunmaya çalışan şirketler, son iki yılda oldukça yıprandı.
Firmalar, nitelikli istihdam kaynaklarını içeride tutabilmek için büyük mücadele verdi; belki de bundan daha önemlisi, yatırım planlarının önemli bir kısmını “bir sonraki emre kadar” askıya aldılar.






















