(The Turkish Post) – EKİN TANYEL
Türkiye ekonomisinde firmaların karar alma süreçlerini çok uzun süredir iki temel davranış modeli şekillendiriyor: fırsatçılık (opportunism) ve dönüştürücülük/stratejik geliştirme (strategic transformation).
Bu iki yaklaşım, ekonomik aktörlerin pazar yapısına, rekabet ortamına ve toplumsal refaha yaptığı etki bakımından birbirinden belirgin biçimde ayrışıyor.
Stratejik geliştirme: Yapısal kapasite inşası ve uzun vadeli rasyonalite
Stratejik geliştirme, firmaların rekabet avantajı oluşturmak amacıyla yapısal kapasite inşa etme, kaynakları uzun vadeli olarak optimize etme ve pazar konumunu kalıcı biçimde güçlendirme odaklı bir yaklaşımı ifade eder. Bu model, sürdürülebilir büyümenin temel taşı olarak literatürde geniş karşılık bulur.
Türkiye’de bu yaklaşımı benimseyen sektörlere örnek olarak:
Savunma sanayii (neredeyse tüm firmalar),
Beyaz eşya ve tüketici elektroniği,
FinTek ve ödeme sistemleri,
Havayolu taşımacılığı verilebilir.
Bu sektörlerin ortak özelliği, kısa vadeli dalgalanmalardan fayda sağlamak yerine, dalgalanmayı yönetebilecek kurumsal kapasite geliştirmeye yatırım yapmalarıdır. Nitekim bu yatırımların meyvelerini de toplamışlardır.
Fırsatçılık: Kısa vadeli kâr maksimizasyonu ve piyasa bozulması
Fırsatçılık, ekonomik belirsizliklerden veya regülasyon boşluklarından yararlanarak kısa vadeli kâr elde etmeyi amaçlayan davranış biçimidir.
Türkiye ekonomisinde bu davranışlar özellikle:
Perakende, özellikle gıda perakendesi,
İnşaat sektörü,
Enerji dağıtımı,
Tarım ve ilgili tedarik zincirlerindeki depolama, dağıtım ve aracılık alanlarında yoğun şekilde gözlemlenmektedir.
Ancak artık bu perspektif, söz konusu sektörlerin geneline hâkim olmaya başlamış durumda. Bu, adeta zemindeki bir heyelan gibi tüm ekonomik parametreleri son birkaç yıldır derinden sarsan çok kritik bir bozulmaya işaret ediyor olabilir.
Bu bozulma, piyasa etkinliğini zayıflatan, güveni erozyona uğratan ve rekabeti yapısal olarak bozan bir nitelik taşımaktadır.
Özetle:
Dönüştürücülük:
Kapasite artışı, kurumsal derinleşme, teknoloji gelişimi ve neticesinde sürdürülebilir büyüme. Kısa vadeli taktiklere veya dar fırsat pencerelerine aşırı odaklanmadan, oyunu daha geniş bir çerçevede okuyup stratejik taşları buna göre dizme yaklaşımıdır.
Fırsatçılık:
Piyasa bozulması, spekülatif fiyatlama, güvensizlik ve sonuç olarak maliyet artışları ile yatırımcı çekincesi. Arz-talep dengesinin bozulması, asimetrik bilgi (birilerinin diğerlerinin bilmediği fırsatları veya gelişmeleri önceden haber alması) ile yaratılan yapay avantajlar ve rekabetçilik yerine kısa vadeli nakit döngülerine odaklanılması… Dönüştürücü etmenlerin ise geriden veya sektör dışından gelmesi.
Geleceğe yönelik perspektif ve Fed Başkanı’nın açıklamaları
Türkiye’nin sürdürülebilir büyüme ve küresel rekabet hedefleri düşünüldüğünde, stratejik geliştirici davranış modelinin güçlenmesi kritik önemdedir. Dijitalleşme, yeşil dönüşüm, tedarik zinciri modernizasyonu ve yüksek katma değerli üretim, bu dönüşümün temel alanları olacaktır.
Bu ayın başında gezegenimizin diğer tarafında, Fed Başkanı Jerome Powell’ın yapay zekânın iş gücü piyasası üzerindeki etkilerine ilişkin yaptığı değerlendirmeler, fırsatçılık ve dönüştürücülük arasındaki ayrışmayı küresel ölçekte daha görünür kılıyor.
Powell, resmî işsizlik verilerinin yüzeyde iyi görünmesine rağmen sahadaki gerçek iş yaratma kapasitesinin “sıfıra yakın” seyrettiğini vurgulayarak, teknolojik dönüşümün istihdam üzerindeki baskısını teyit ediyor.
Şirketlerin yapay zekâ yatırımlarını gerekçe göstererek işe alımları yavaşlatması veya çalışan azaltımına gitmesi, kısa vadeli verimlilik kazanımlarının sistemsel istikrarsızlık üretebileceğini gösteriyor. Powell’ın altını çizdiği bu kırılganlık, ekonomilerin uzun dönemli büyüme patikasında stratejik geliştirme yaklaşımının neden yaşamsal olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Powell’ın konuşmalarında dikkat çeken bir diğer nokta, yapay zekâ kaynaklı üretkenlik artışının ekonomik faydasının eşit dağılmadığı yönündeki uyarısıdır. Büyük şirketlerin verimlilik kazançlarını sermaye yoğun bir biçimde içselleştirdiğini; buna karşılık genç nüfus ve düşük gelir gruplarının iş bulma kapasitesinde zayıflama yaşandığını vurguluyor.
Bu asimetri, fırsatçı aktörlerin kısa vadeli kazanç peşinde koştuğu ortamlarda daha da belirginleşiyor. Çünkü yapay zekâ gibi teknolojiler, stratejik kapasite birikimi olmayan firmaların “verimlilik” kavramını yalnızca maliyet düşürme eksenine sıkıştırmasına yol açabiliyor. Böylece teknoloji temelli fırsatçılık, yapısal dönüşümün önüne geçen yeni bir kırılganlık alanı yaratıyor.
Bu bağlamda Powell’ın uyarıları, Türkiye ekonomisi açısından da kritik bir nüans sunuyor. Yapay zekâ, otomasyon ve veri temelli iş modellerinin yaygınlaştığı bir dönemde, fırsatçılık eğilimindeki aktörler “daha az çalışanla daha çok iş” söylemini kısa vadeli kazanç için kullanabilir.
Ancak bu yaklaşım, orta vadede tüketim daralması, yetenek göçü ve verimlilik paradoksu yaratma riski taşır. Buna karşın dönüştürücü stratejiye sahip firmalar — tıpkı Powell’ın işaret ettiği küresel örneklerde olduğu gibi — teknolojiyi yalnızca maliyet düşürme aracı olarak değil, kurumsal kapasiteyi güçlendiren bir rekabet unsuruna dönüştürebilir.
Dolayısıyla Powell’ın değerlendirmeleri, fırsatçılığın alanının daraldığını; sürdürülebilir rekabet avantajının ise yalnızca stratejik dönüşüme yatırım yapan aktörlerde şekillendiğini gösteriyor.





















