(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Bir şeyi seçtiğimizde neden seçtiğimizi bildiğimizi düşünürüz.
Bu arabayı güvenli olduğu için aldım.
Bu işe şartları iyi olduğu için girdim.
Bu insandan hoşlandım çünkü bana güven verdi.
Bu görüşü savunuyorum çünkü bana doğru geliyor.
Sorulduğunda nedenlerimiz hazırdır.
Çünkü önce düşündüğümüzü, sonra karar verdiğimizi, en sonunda da kararımızın nedenini anlattığımızı varsayarız.
Peki ya bazen sıra böyle değilse?
Ya önce önümüze bir sonuç konuyor, sonra zihnimiz o sonucu neden seçtiğimize dair bir hikâye yazıyorsa?
Daha tuhafı:
Ya o seçimi aslında hiç yapmadıysak?
Hangi yüzü seçtiğinizi hatırlar mıydınız?
2005 yılında Petter Johansson ve arkadaşları Science dergisinde yayımlanan çalışmalarında katılımcılara ikişer kadın yüzü gösterdi.
Soru basitti:
“Hangisini daha çekici buluyorsunuz?”
Kişi birini seçiyordu.
Sonra araştırmacı küçük bir el çabukluğuyla bazı denemelerde fotoğrafı değiştiriyor ve katılımcıya aslında reddettiği yüzü kendi seçimiymiş gibi gösteriyordu.
Ardından soruyordu:
“Neden bunu seçtiniz?”
İnsanın beklediği cevap belli:
“Bir dakika, ben bunu seçmedim.”
Ama çoğu manipülasyon böyle sonuçlanmadı. Katılımcılar değişikliği sık sık fark etmedi. Daha önemlisi, önlerindeki yüzün neden kendi tercihleri olduğunu açıklamaya başladılar.
“Bakışları daha sıcak.”
“Yüzü daha doğal.”
“Saçlarını beğendim.”
Oysa birkaç saniye önce başka bir yüzü seçmişlerdi.
Araştırmacılar bu duruma choice blindness, yani “seçim körlüğü” adını verdi.
Asıl tuhaflık seçimin değişmesi mi?
Hayır.
Asıl mesele bundan sonra başlıyor.
İnsan yalnızca kendisine ait olmayan bir seçimi sahiplenmiyor.
Onun gerekçesini de üretiyor.
Üstelik bunu çoğu zaman tutarlı ve ikna edici biçimde yapıyor.
Burada zihnimiz hakkında sevdiğimiz bir varsayım sarsılıyor:
“Ben neden böyle düşündüğümü bilirim.”
Belki her zaman bilmiyoruz.
Bazen nedenlerimizi geçmişten çıkarıp bulmuyoruz.
Onları, elimizdeki sonuca bakarak sonradan kuruyoruz.
Kendi görüşünüzün tersini savunabilir misiniz?
Araştırmacılar daha sonra konuyu yüz seçiminden çıkarıp çok daha hassas bir alana taşıdı.
Lars Hall, Petter Johansson ve Thomas Strandberg 2012 yılında insanların ahlaki görüşlerini inceleyen bir deney yayımladı.
Katılımcılar çeşitli ahlaki ve toplumsal konulardaki düşüncelerini bir form üzerinde belirtiyordu.
Sonra araştırmacılar bazı ifadelerin anlamını fark ettirmeden tersine çeviriyordu.
Yani birkaç dakika önce bir görüşe karşı çıkan kişinin önüne, sanki o görüşü desteklemiş gibi bir cevap gelebiliyordu.
Sonra kendisine soruluyordu:
“Neden böyle düşünüyorsunuz?”
Sonuç oldukça rahatsız ediciydi.
Katılımcıların önemli bir bölümü değişikliklerin en azından bir kısmını fark etmedi. Bazıları birkaç dakika önce verdikleri cevabın tersini, bu kez kendi görüşleriymiş gibi açıklamaya ve savunmaya başladı.
Artık mesele bir yüz değildi.
İnsan kendi düşüncesinin tersine bile gerekçe üretebiliyordu.
Peki siyasi görüşler de bundan etkilenebilir mi?
Araştırmacılar bir yıl sonra sınırı biraz daha ileri taşıdı.
2013’te yayımlanan başka bir çalışmada seçim körlüğü tekniği siyasi tutumlara ve oy verme niyetlerine uygulandı.
Katılımcıların bazı politik görüşleri fark ettirilmeden değiştirildiğinde, bazı kişilerin önlerine konan değiştirilmiş görüşleri kabul edip onlar için gerekçeler üretebildikleri görüldü. Çalışma ayrıca bu manipülasyonların bildirilen politik tutum ve oy verme niyetleri üzerinde kısa vadeli değişiklikler oluşturabileceğini gösterdi.
Burada dikkatli olmak gerekir.
Bu deneyler:
“İnsanların siyasi görüşleri kolayca istediğiniz yöne çevrilebilir.”
demiyor.
Ama daha ince bir şeyi gösteriyor:
İnsan, kendi görüşünün kaynağı konusunda sandığı kadar sağlam bir gözlemci olmayabilir.
Bazen önüne kendi düşüncesiymiş gibi konulan bir fikri açıklamaya girişebilir.
Ve açıklamaya başladıkça o fikir biraz daha kendisine ait hale gelebilir.
Önce düşünüp sonra mı karar veriyoruz?
Kendimizi genellikle şöyle hayal ederiz:
Düşündüm.
Karşılaştırdım.
Nedenlerimi tarttım.
Karar verdim.
Sonra kararımı açıkladım.
Fakat seçim körlüğü deneyleri bunun her zaman bu kadar temiz ilerlemediğini düşündürüyor.
Bazen önce bir sonuçla karşılaşıyoruz.
Sonra zihin soruyor:
“Ben bunu neden seçmiş olabilirim?”
Ve makul bir açıklama üretiyor.
Bu, bütün kararlarımızın uydurma olduğu anlamına gelmez.
Ama kendi kararlarımızın nedenlerini anlatırken sandığımız kadar güvenilir tanıklar olmayabileceğimizi gösterir.
Bazen açıklama geçmişin kaydı değildir.
Şimdiki sonucun savunmasıdır.
Peki bu yalnızca laboratuvarda mı olur?
Asıl rahatsız edici soru bu.
Bir telefonu neden aldığınızı düşünün.
Bir işte neden kaldığınızı.
Bir ilişkiyi neden sürdürdüğünüzü.
Bir markayı neden yıllardır “daha kaliteli” bulduğunuzu.
Bir görüşü neden savunduğunuzu.
Elbette bunların gerçek nedenleri vardır.
Ama insan karar verdikten sonra kararına uygun gerekçeler de üretir.
Bir süre sonra karar ile gerekçe birbirine yapışır.
Ve insan kendisine anlattığı hikâyeyi, kararının gerçek sebebi sanabilir.
Belki gerçekten o telefonu kamerası için aldık.
Belki de önce telefonu istedik, sonra kamerayı gerekçe yaptık.
Belki o ilişkide sevgiden kaldık.
Belki önce kaldık, sonra neden kaldığımıza dair daha kabul edilebilir bir hikâye kurduk.
Bunu dışarıdan anlamak kolay değildir.
İçeriden anlamak da her zaman kolay olmayabilir.
Gerçekten hiçbir şey fark etmiyor muyuz?
Bilimin güzel tarafı, kendi etkileyici bulgularını da rahat bırakmamasıdır.
Choice blindness için de böyle oldu.
2025’te yayımlanan yeni bir çalışma, insanların manipülasyonu her zaman tamamen fark etmediği şeklindeki klasik yorumu yeniden sınadı.
Araştırmacılar bu kez yalnızca insanların:
“Değişikliği fark ettim.”
demesine bakmadı.
Göz bebeği tepkilerini de ölçtü.
Sonuçlar ilginçti.
Bazı durumlarda kişiler değişikliği sözlü olarak bildirmese bile fizyolojik tepkileri bir uyumsuzluk algılamış olabileceklerini düşündürüyordu. Başka bir deyişle, insan bazen bir şeylerin ters gittiğini sezebilir ama bundan yeterince emin olmadığı için itiraz etmeyebilir.
Belki içinden şöyle geçiriyordur:
“Ben mi yanlış hatırlıyorum?”
Bu ayrıntı önemli.
Çünkü seçim körlüğünü basitçe:
“İnsan ne seçtiğini bilmiyor.”
diye anlatmak eksik kalır.
Meselede hafıza var.
Kararsızlık var.
Kendi yargısına duyulan güven var.
Ve karşımızdaki kişinin sunduğu sonuca ne kadar kolay teslim olduğumuz var.
Kendi kararlarımızı gerçekten tanıyor muyuz?
Bütün bunlardan insan iradesinin olmadığı sonucu çıkmaz.
Bütün tercihlerimizin sahte olduğu da.
Çıkan sonuç daha mütevazıdır.
Ve belki daha rahatsız edici:
Kendimizi sandığımız kadar şeffaf biçimde okuyamıyoruz.
Bir karar veririz.
Sonra nedenini anlatırız.
Ve anlattığımız hikâyenin kararın gerçek nedeni olduğuna inanırız.
Çoğu zaman belki gerçekten öyledir.
Ama her zaman değil.
Bu yüzden:
“Ben bunu neden yaptığımı çok iyi biliyorum.”
cümlesine biraz dikkatle yaklaşmak gerekir.
Başkaları söylediğinde de.
Kendimiz söylediğimizde de.
Çünkü insan zihninin en tuhaf tarafı yanlış bir seçimi savunması değildir.
Bazen hiç yapmadığı bir seçime bakıp,
neden onu yaptığını
gayet iyi anlatabilmesidir.
Kaynaklar
Johansson, P., Hall, L., Sikström, S., & Olsson, A. (2005). Failure to Detect Mismatches Between Intention and Outcome in a Simple Decision Task. Science, 310(5745), 116–119.
Hall, L., Johansson, P., & Strandberg, T. (2012). Lifting the Veil of Morality: Choice Blindness and Attitude Reversals on a Self-Transforming Survey. PLOS ONE, 7(9), e45457.
Hall, L., Strandberg, T., Pärnamets, P., Lind, A., Tärning, B., & Johansson, P. (2013). How the Polls Can Be Both Spot On and Dead Wrong: Using Choice Blindness to Shift Political Attitudes and Voter Intentions. PLOS ONE, 8(4), e60554.
Grassi, P. R., Hoeppe, L., Baytimur, E., & Bartels, A. (2025). Restoring Sight in Choice Blindness: Pupillometry and Behavioral Evidence of Covert Detection. Frontiers in Psychology, 16, 1598254.






















