(The Turkish Post) – BÜNYAMİN ÜNAL
Acı, Arzu ve Vicdan Arasında
İnsan bazen başka birini aradığını sanır.
Oysa aradığı karşısındaki kişi değildir. Onun gözlerinde gördüğü eski hâlidir: Güçlü, değerli, özgür, genç ve hâlâ arzulanabilir olduğu zamanlardan kalan görüntü…
Yeni bir yüz bu görüntüyü kısa süreliğine geri verir. İnsan yeniden canlı hisseder. Fakat ilgi tanıdıklaştıkça aynadaki yansıma solmaya başlar. İlk heyecan azalır, gündelik hayat yeniden kapıya dayanır.
Sonra başka bir yüz gerekir.
Sorun artık kiminle olduğu değildir.
Sürekli yeni birinin gerekli olmasıdır.
Hayatın Art Arda Vurduğu İnsan
Elli yaşında bir akademisyen düşünün.
Önce çocuğuna otizm tanısı konulur. Çocuğunu olduğu gibi sever; fakat onun eğitimi, bağımsızlığı ve kendisinden sonraki geleceği için kaygılanır. Bu korkusunu açıkça dile getirdiğinde suçlu hissedebileceği için susar ve güçlü görünmeye devam eder.
Ardından eşine multipl skleroz tanısı konulur. Birlikte yaşlanma hayalinin yanına hastaneler, belirsizlik ve bakım verme ihtimali yerleşir.
İnsan eşini sevebilir ve taşıdığı yükten yorulabilir.
Sevgi yorgunluğu ortadan kaldırmaz. Yorgunluk da sevginin olmadığı anlamına gelmez.
Daha bu iki sarsıntıyı anlamlandıramadan işinden çıkarılır. Bir akademisyen için iş yalnızca gelir kapısı değildir. Mesleki kimliği, itibarı, üretme alanı ve kendisi hakkında anlattığı hikâyedir.
Bazı insanlar mesleklerini yalnızca yapmaz; kendilerini o mesleğin içinde kurar. İşlerini kaybettiklerinde çalıştıkları yeri değil, kim olduklarını bildikleri yeri de kaybederler.
Adamın önünde artık yalnızca “Şimdi ne yapacağım?” sorusu yoktur.
Daha ağır bir soru vardır:
“Bütün bunlar elimden alındıysa ben kimim?”
Çoğumuz dünyanın bütünüyle adil olmadığını biliriz. Yine de içimizde hayatla yapılmış sessiz bir sözleşme taşırız: Çalışan insanın emeği silinmemeli, çocuklar güvende olmalı, eşler birlikte yaşlanabilmeli ve iyi olmak insanı hayatın açık hedefi hâline getirmemelidir.
Ağır olaylar art arda geldiğinde bu görünmez sözleşme yırtılır.
“Ben elimden geleni yaptım. Neden bütün bunlar benim başıma geldi?”
Öfke önce hayata, sonra insanlara, en sonunda Tanrı’ya yönelir:
“Tanrı adil değil.”
Bu söz her zaman inancın sona erdiğini göstermez. Bazen insanın Tanrı’dan hâlâ cevap beklediğini gösterir. İnsan bütünüyle ilgisiz kaldığı bir varlığa bu kadar derinden kırılmaz.
“Tanrı adil değil” cümlesinin altında çoğu zaman başka bir cümle vardır:
“Beni gördüğüne inanmıştım. Neden korumadın?”
Her Yeni Yüz Bir Ayna
Adam eşini aldatmaya başlar.
Fakat hayatında tek bir kadın yoktur. Partnerler sürekli değişmektedir.
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü merkezde belirli bir insan değil, yenilik vardır. Seçilmenin, arzulanmanın ve yeniden etkileyebilmenin verdiği kısa süreli yükseliş…
Her yeni karşılaşma aynı mesajı üretir:
“Biri beni hâlâ istiyor.”
“Demek ki hâlâ değerliyim.”
“Demek ki yaşlanmadım.”
“Demek ki hayat tamamen bitmedi.”
Partnerler değişir; aranan duygu değişmez.
Belki de adam karşısındaki kişiyi değil, onun kendisinde oluşturduğu hâli aramaktadır. Çocuğunun durumunu değiştirememiş, eşinin hastalığını durduramamış, işini koruyamamıştır. Hayatının en önemli alanlarında kendisini etkisiz hissederken yeni birinin ilgisi ona geçici bir güç duygusu verir:
“Hâlâ seçilen benim.”
“Hâlâ kontrol bende.”
Fakat dışarıdan alınan değer kalıcı değildir. İlgi tanıdıklaştığında, hayranlık sıradanlaştığında ve ilk heyecan azaldığında eski boşluk yeniden görünür.
Çünkü kişi yalnızca arzu edilmek istemez.
Yeniden arzu edilmek ister.
Böylece yüzler değişir, kaçılan duygu aynı kalır.
Sürekli partner değiştirmek yoğun bir yakınlık arayışı gibi görünebilir. Oysa bazen yakınlıktan kaçmanın biçimidir. Yeni tanışılan kişi adamın geçmişini, yetersizliklerini ve evde bıraktığı hayatı bilmez. Onun karşısında kendisini yeniden yazabilir.
Fakat ilişki derinleştikçe rol yapmak zorlaşır. Karşıdaki kişi bir hayran olmaktan çıkar; ihtiyaçları, soruları ve beklentileri olan gerçek bir insana dönüşür.
Yakınlık insanın görülmesini gerektirir.
İnsan bazen sevilmemekten değil, gerçekten tanınmaktan korkar.
Acı İzin Belgesi Değildir
Bu adamın yaşadığı ağır olaylar davranışını anlamamıza yardım edebilir. Fakat anlamak ile haklı çıkarmak aynı şey değildir.
İnsan değersiz, yorgun, sıkışmış ve terk edilmiş hissedebilir. Görülmeye, yakınlığa ve mutluluğa ihtiyaç duyabilir. Bu ihtiyaçların hepsi gerçek olabilir.
Fakat bir ihtiyacın gerçek olması, onu karşılamak için seçilen her yolu doğru yapmaz.
Acı insana anlaşılma hakkı verir.
Başkalarını aldatma hakkı vermez.
Ağır haksızlığa uğrayan insan zamanla kendisine ayrı bir ahlaki alan açabilir:
“Bunca şeyden sonra biraz mutlu olmayı hak ediyorum.”
Bu cümlenin ilk yarısı insani bir ihtiyacı anlatır. Tehlike, ikinci yarının sessizce şöyle tamamlanmasıdır:
“Mutluluğu hangi yolla elde ettiğimin artık önemi yok.”
Kişi çektiği acıyı başkalarına karşı sorumluluğunu azaltan bir kredi gibi kullanmaya başlayabilir:
“Ben yeterince bedel ödedim.”
“Hayat bana borçlu.”
Oysa hayatın bir insana borçlu olması, eşinin o borcu ödemek zorunda olduğu anlamına gelmez.
İnsan kendisine yapılan haksızlığı, başkasına yaptığı haksızlığın mazereti hâline getirdiğinde mağdur ile fail arasındaki sınır bulanıklaşır.
Bu hikâyenin en zor gerçeği şudur:
İnsan aynı anda hem haksızlığa uğramış hem de haksızlık yapan kişi olabilir.
Vicdanın Son Sorusu
Bir gün adam şöyle der:
“Ben hem Tanrı’ya inanıp hem de bu işi yapamam.”
Cümle kısa, fakat taşıdığı çatışma büyüktür.
Burada Tanrı ile bir kadın arasında kalmış bir insan yoktur. Tekrarlanan bir yaşam biçimi ile o yaşam biçimini yanlış sayan vicdan karşı karşıyadır.
Bir tarafta kişinin kendisi hakkındaki inancı vardır:
“Ben ahlaklı, sorumlu ve inançlı bir insanım.”
Diğer tarafta davranışının gerçeği durur:
“Eşimi farklı kişilerle tekrar tekrar aldatıyorum.”
İnsan bu çatışmayı çözmek için davranışını değiştirebilir. Ya da davranışını sürdürmek uğruna onu yargılayan değerleri susturmaya çalışabilir.
Bu nedenle “Hem Tanrı’ya inanıp hem bunu yapamam” cümlesi iki farklı yöne açılır:
“İnancımı ciddiye alırsam bu davranışı bırakmalıyım.”
Ya da:
“Bu davranışı sürdüreceksem inancımı susturmalıyım.”
“Tanrı bana adil davranmadıysa ben neden onun koyduğu sınırlara uyayım?” düşüncesi açıkça söylenmeyebilir. Fakat Tanrı’ya duyulan haklı öfke, insanın kendi sorumluluğunu ertelediği bir alana dönüşebilir.
Tanrı’yı hayatından çıkarmak ise vicdanı kendiliğinden susturmaz. Çünkü insanın karşısındaki yalnızca dinî bir yasak değildir. Nasıl biri olmak istediğine ilişkin içinde taşıdığı ölçüdür.
İnsan başına gelecek her şeyi seçemez. Çocuğunun tanısını, eşinin hastalığını veya uğradığı mesleki haksızlığı seçmemiş olabilir.
Fakat bunlardan sonra yaptığı her şeyi de kaderin üzerine bırakamaz.
Bir noktadan sonra ilk sorunun yanına ikincisi eklenir:
“Neden bütün bunlar benim başıma geldi?”
Ve:
“Başıma gelenlerden sonra ben ne yaptım?”
Birinci soru acının kaynağını arar.
İkinci soru insanın sorumluluğunu.
Gerçek, iki cümleyi birlikte taşıyabilmektir:
“Bana haksızlık yapıldı.”
“Ben de haksızlık yaptım.”
İlk cümle şefkati çağırır.
İkincisi sorumluluğu.
Birinci cümle olmadan insanın yarası görülmez. İkinci cümle olmadan başkalarına verdiği zarar görünmez.
Her yeni partner adama kısa bir süre için kim olduğunu söyleyebilir. Fakat sonunda kim olacağına onlar karar veremez.
İnsan her yeni yüzde kendisini arayabilir.
Yine de bütün aynalar çekildiğinde kendi yüzüyle baş başa kalır.
Orada artık tek bir soru vardır:
“Hayat bana adil davranmadığında ben nasıl bir insan oldum?”
Belki de vicdanın en zor sorusu budur.
Ve insanın gerçek iyileşmesi, bu sorudan kaçmayı bıraktığı yerde başlar.




