(The Turkish Post) – ASLI GÜNEY
Tüm Türkiye, Tunceli Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmada ortaya çıkan gerçekleri konuşuyor. Yaklaşık altı yıl önce hunharca öldürüldüğü ortaya çıkan genç bir kızın, “intihar” adı altında dönemin valisi ve bürokratları tarafından nasıl sümen altı edildiğine şahit olduk. Dile kolay… Koskoca 6 yıl devletin bürokratları, valinin oğlunun cinayetini örtbas edip, skandalda parmağı olanları da terfi ettirmiş. Vicdanların tatile çıktığı, şeytanın bile tahtından indiği vahşet, birkaç cesur bürokratın dosyanın kapağını yeniden açmasıyla ortaya çıktı. Şayet dosya tozlu raflardan indirilmiş olmasaydı, biz Gülistan Doku’nun intihar ettiğine inanmaya devam edecektik. Daha da vahimi… Devletin valiliği yapmış bir kişinin, yaklaşık 6 yıl boyunca katil oğluyla aynı masada karşılıklı yemek yemeleriyse, vahşetin trajedisini gözler önüne seriyor. Bir hukukçu olarak midem bulandı, soruşturma evraklarını okurken… Bir genç kızın ömrünü heba edip, ailesine hayatı zehir eden bu yamyam sürülerine artık fırsat verilmemeli…
Gelelim işin hukuki boyutuna… Söz konusu soruşturma kapsamında valinin özel koruması ve dijital verileri silen bir polisin de aralarında olduğu 6 kişi önceki gün tutuklandı. Vali Sonel’in oğlunun soruşturması devam ediyor. Muhtemel ki, Sonel’in cinayetle suçlanan oğlu işlediği suçu kabul edecek ve babasının da cinayeti örtbas ettirdiğini itiraf edecek. İşte dananın kuyruğu da hukuki olarak orada başlayacak.
Dönemin İçişleri Bakanı olan Süleyman Soylu, söz konusu cinayetle ilgili olarak, “Biz o dönem barajı üç defa kapattık, arama yaptık. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunum yaptım. Ankara’dan bir heyet geldi baktı. Şu an gözaltına alınanlar dahil herkes sorgulandı. Hatta Zeinal Abakarov yurtdışında kaçmıştı, onu getirdik. Sorguladık. Ancak bir şey çıkmadı” ifadelerini kullandı. Şayet Soylu’nun dedikleri doğruysa, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı, 6 yıl önceki olayla ilgili yeni bir delil mi elde etti? Tabii ki cevap hayır! Olay bu kadar net. O dönemle ilgili olarak tek bir gerçek var: O da devletin bürokratik kadrosu Gülistan Doku cinayetini el birliği ile örtbas etmiş. Başka bir izahatı yok. Ne yazık ki, Vali Tuncay Sonel’in altında bulunan Adliye, Emniyet, Jandarma ve Sağlık birimleri el birliği ile delilleri karartma yolunu tercih etmiş. Burada bütün kadroları asla ifade etmiyorum. Ancak bazı bürokratlar, ne karşılığında olduğunu bilmiyorum ama Sonel’in talimatlarını bil fiil yerine getirmiş. Cinayeti el birliği ile örtbas etmiş. Hukuki olarak bu olaya göz yuman, delil karartan ve görmezden gelen bütün bürokratlarda bu suça ortaktır.
ANKARA’DA TAHT OYUNLARI
Gelelim eski Bakan Soylu’ya. Kendisi günlerce çalışma yapıldığını ancak cinayete dair bir bilgiye ulaşamadığını söylüyor. Bir Bakan’ın bu kadar kamuoyuna mal olmuş bir dosyaya vakıf olmaması mümkün mü? Bu skandalda kendisine bilgi veren emniyet, jandarma ve valilikten hiçbir bürokrat yok muydu? Soylu gibi istihbarata bu kadar hakim olan bir bakanın yaşanan cinayetten bir şekilde haberdar olmamasına ben anlam veremiyorum. Bundan dolayı Soylu, Sonel ve güvenlik bürokratları ile ilgili daha ayrıntılı bilgi vermek zorundadır bana göre. Öte yandan Adalet Bakanlığı bünyesinde yapılan soruşturma tamamen Soylu ve ekibin olduğu çok aşikar. Bakan’ın bir dönem yakinen çalıştığı bir vali ve güvenlik bürokrasisi şu anda hedef tahtasında. Yine Soylu döneminde işlenen ancak netice alınamayan bazı faili meçhul dosyaların kapağının yeniden aralanması da bana Ankara’da “TAHT OYUNLARI” oynandığı imajını veriyor. Hedefin de Soylu ve ekibi olduğunu da herkes açıkça ifade ediyor. Bana gelen kulis bilgileri bu yönde…
Diğer yandan Gülistan Doku gibi bir genç kızın faili meçhule kurban gitmesi, Türkiye’de yalnızca bir kayıp vakası olarak değil, aynı zamanda devletin şeffaflığı, hesap verebilirliği ve adalet mekanizmasının işleyişi açısından derin bir sınav olarak hafızalara kazındı. Aradan geçen zamana rağmen hakikatin tam anlamıyla ortaya çıkarılamamış olması, kamuoyunda giderek büyüyen bir güvensizlik duygusunu besledi ne yazık ki. Burada mesele Vali Tuncay Sonel falan değil. Sonel’in devletin güvenini ve gücünü kullanarak milyonlarca insanı kandırmasından ibaret. Temsil ettiği devletle, vatandaşa yıllarca yalan söyleyen bir bürokrat var karşımızda…
Diğer yandan dönemin Tunceli Valisi Sonel hakkında gözaltı kararı verilmesi, soruşturmanın seyrine dair yeni bir eşik anlamına geliyor. Bu gelişme, yalnızca bireysel sorumluluğu değil, aynı zamanda kamu otoritesinin kriz anlarında nasıl refleks verdiğini de tartışmaya açıyor. Eğer iddialar doğruysa ve kamu gücü, delillerin karartılması ya da sürecin yönlendirilmesi için kullanıldıysa, bu durum sadece hukuki değil, aynı zamanda ağır bir etik krizdir.
SOYLU DÖNEMİ FAİLİ MEÇHULLER SİL BAŞTAN
Bu noktada gözler doğal olarak dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve onun yönettiği bürokratik yapıya çevriliyor. İçişleri Bakanlığı, böylesi kritik olaylarda hem güvenlik hem de adaletin sağlanması bakımından merkezi bir role sahip. Ancak Türkiye’de son yıllarda sıkça dile getirilen bir eleştiri var: Kurumların hukuki sorumluluk alanları ile siyasi refleksler arasındaki çizgi giderek bulanıklaşıyor. Bir kayıp dosyasında dahi, delillerin korunması ve soruşturmanın bağımsızlığı gibi en temel ilkelerin tartışmaya açılması, sistemsel bir sorunun işareti olarak okunmalı. Bürokratik hiyerarşinin üst basamaklarında yer alan aktörlerin, sürecin sağlıklı işlemesini sağlamak yerine müdahil olduğu iddiaları, yalnızca bu dosyaya değil, genel olarak devlet-toplum ilişkisine zarar veriyor.
YARGININ BÜYÜK İMTİHANI
Gülistan Doku dosyası, bu açıdan bir turnusol kağıdıdır. Eğer gerçekten bağımsız, tarafsız ve derinlikli bir soruşturma yürütülürse, bu yalnızca bir kayıp vakasının aydınlatılması anlamına gelmez; aynı zamanda kamu vicdanının yeniden inşası için de önemli bir adım olur. Aksi halde, bu dosya da Türkiye’de cezasızlık algısını pekiştiren örneklerden biri olarak tarihe geçecektir. Sonuç olarak mesele, bir kişinin kaybolmasından çok daha büyük. Bu mesele, devletin kendi içindeki güç ilişkilerini nasıl yönettiği, bürokrasinin hukuka mı yoksa hiyerarşiye mi sadık kaldığı ve siyasi otoritenin adalet karşısındaki konumunun ne olduğu ile doğrudan ilgili. Bu sorulara verilecek yanıtlar, yalnızca bugünü değil, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir hukuk düzenine sahip olacağını da belirleyecektir. Umarım yargıya hiçbir müdahale olmaz da, adli makamlar soruşturmanın sonuna kadar ilerler. Bu sayede cezasızlık algısı da ortadan kalkar.























