(The Turkish Post) – ALİ BULAÇ
Platon ve Stoacılar, evrenin Tanrı’nın inayet ve ilgisi altında olduğunu söylüyorlardı; hem bir bütün hem parça olarak. Aristo tam aksine Tanrı’nın evrenle ilgilenmediğini, evrende ne olup bittiğini bilmediğini, kendi dışındakilere karşı bigane-aldırışsız ve uzak olduğunu söylüyordu.
Evrene ve insana bigane, aldırışsız dolayısıyla uzak tanrı tasavvurunun tipik modelini Aristo çizdi. Ona göre Tanrı sadece kendi kendini düşünen düşüncedir. Başka bir deyişle akıldır, akledendir ve akledilendir. Varlık alemini bilmez, çünkü bilmesi mükemmelliğe aykırıdır, yetkinlikle bağdaşmaz. O kendi kendisini bilir. O’ndan daha yetkin olmadığından bilgisine layık olan da kendisidir. Varlığa ilişkin bir inayetinden de söz edilemez. Varlıkta sadece insan bilinç sahibidir.
Aristo gaye (erek) ile bilinci ayırıyordu. İnsan dışı inorganik varlıkların hareketlerinde belli bir ereksellik söz konusudur. Gözün sureti görmek, yukarıdan atılan taşın sureti düşmektir. Ancak göz veya taşın hareketlerinde bilinç aramak boşunadır, erek aramalıdır. Tabiî varlıklara baktığımızda, varlıkların doğalarını gerçekleştirmek yönünde yaptıkları fiillerin kendilerinde mevcut bulunan bir ilkeden hareketle –ki bu onların aynı zamanda eğilimlerini ifade eder- bilinçten yoksun bir tarzda eylemde bulunduklarını görürüz. Varlıkta hareket olduğunu gözlemliyoruz. Hareket, ezeliliği, ezeli bir hareketin maddi olmayan ve kendisi hareket etmeyen hareket ettiriciyi zorunlu kılar.
Açıkça gözlemleyebildiğimiz gibi madde hareket eder, hareket edenin bir hareket ettiricisi olur, bu zorunludur. Hareket bir noktada başladığına göre ezeli değildir, onu hareket ettiren vardır. Bu demektir ki Tanrı madde dışı ve hareketsiz bir hareket ettiricidir. (el Muharrikû’l evvel). Aristo’nun Tanrı’yı hareketle ilişkilendirmesi önemlidir. Çünkü kendisinden önceki Yunan filozofları, Tanrı’nın kaosu kozmos haline getirdiğini söylüyorlardı. Aristo, Tanrı’nın maddeye şekil ve düzen kazandıran fikrine karşı çıktı.
Sadece Aristo değil, başkaları da, mesela Ksenophanes Tanrı’nın kendisi hareket etmeyen ama evreni ve herşeyi hareket ettiren akıl olduğunu düşünüyordu. Anaksagoras da, Tanrı kendisi dışında diğer nesne ve unsurlarla karışmamış ve saf halde olan bir zihin olduğu kanısındaydı. Yani Tanrı Nous’tur.
Bu söylenenlerden anlıyoruz ki, Aristo’nun tasavvurundaki Tanrı, evreni yoktan yaratmış değil, evrenle ilgilenmez ve bilmez de. Dolayısıyla insandan bir talepte bulunmaz; insana yol göstermez; emir ve yasak koymaz; ödül veya ceza vermez. Bu durumda insanın Tanrı’dan korkmasına, O’ndan bir talepte bulunmasına; yardım ve merhametine sığınmasına; O’na dua etmesine hacet yoktur. Nihayetinde Tanrı, kendisi gibi ezeli (öncesiz-kadîm) olan maddeye şekil veren bir mimardır. Sözkonusu mimar kendinde mükemmel, güzelin en yüksek formunu gerçekleştiren bir sanatçıdır. Tanrı sonsuz olabilir ama bir Yunanlı O’nu “Sonsuz (ebedi)” olarak da algılamaya yatkın değildir. O en yüksek düzeyde akıl, en yüksek düzeyde iyi, en yüksek düzeyde güzeldir. Platon’a göre “iyilik ideası”; Aristo’ya göre “kendi kendini düşünen bir düşünce, akıl”; Stoacılar’a göre ise evrenin tamamında içkin (mündemiç) Logos; Plotinos’a göre “sonsuz Bir”, her türlü belirlenmenin (taayyun) ötesindedir. Evren bu kendi kendini düşünen Bir’den taşmıştır (sudur). Söz konusu taşma zaman ve mekan dışıdır ve zorunlu olarak vuku bulmuştur. Güneş-ışık metaforundan hareket edecek olursak, nasıl ışık zorunlu olarak güneşten taşıyorsa, güneş kendinden taşan ışığa mani olamıyorsa ve neyin nasıl, ne kadar, hangi şiddet ve düzeyde, nereye taştığı konusuyla ilgilenmiyorsa, Tanrı da kendinden taşan evrenle ilgilenmez. Ama O’ndan ne taşmışsa, kaynağı, sebebi olan Tanrı’yla ilgilenir. Bu Tanrı-evren kurgusunda ilim ve irade eksiktir.
İslam’ın ısrarla altını çizdiği tevhid inancında Tanrı mutlak ilim, mutlak irade ve mutlak kudrete sahiptir.
Bunlardan birinin eksik olması tevhidi zedeler. Doğru ve yetkin bir Tanrı tasavvurunun böyle olması gerektiği açıktır. Allah, zatıyla müteal (aşkın), varlıkta zahir, enfüste bâtındır. Varlık’tan kastımız Allah dışında olan varlık alem (ler)inin tümüdür. İnsana göre dışsal/afakî olan her şey “Enfüs”ten kastımız başta insan olmak üzere nefs sahibi olan bu kavram bilinç sahibi olsun olmasın, hayat belirtisi taşıyan her canlı. İnsanın enfüsü, ruhunun merkezi olan kalptir. Allah insan ile kalbi arasına girer. Kur’an beliğ ifadelerle Allah’ın insana şah damarından daha yakın olduğunu (50/16) belirtir. Gözler O’nu göremez (6/103) ama gözler nereye dönerse O’nun vechini orada bulur (2/115); gökler ve yer, kucağında yaşadığımız tabiat O’nun işaretleriyle donatılmıştır (51/20-21).
Sonuç itibariyle Bir, iki, üç veya birden fazla tanrı (politeizm) biçimleri olsa dahi, iki, üç, ve birden fazla tanrı inancının zaman içinde ve çok sayıda, karmaşık faktörlerin etkisinde ortaya çıkmasının belli başlı sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
1) İlk insan toplumunda ilk ortaya çıkan dini inanış tek Tanrı (tevhid) inancıdır. Tevhidin deformasyona uğraması sonucu iki, üç veya çok tanrılı dinler teşekkül etmiştir.
2) Birden fazla tanrıların her birine yüklenilen ilahi işlevler ve misyonlar dikkatlice incelendiğinde bunların menşe’lerinin bir ilahi isim olduğu, ilahi isimlere irca edilebilecekleri tespit edilebilir.
3) Her bir isim bir varlığın melekut alemindeki modeli, arkhesi iken, mülk alemindeki (kevn ve fesad alan) tecellisinin zuhurunu sağlayan meleklerdir. Zaman içinde meleklerin özerkleştirilerek tanrılaştırılması çok tanrıcılığın sebepleri arasında yer alır.
4) Bir Tanrı’nın yerine başka tanrı veya tanrıların ikame edilmesi de önemli bir sebeptir. Samiri’nin Hz. Musa ve Hz. Harun’un öğrettiği Allah’ın yerine ikame edilmesi gibi. Samiri altından dökme buzağıyı Mısır tanrılarından almıştır. Filistin’e yerleştirmesinin akabininde Samiri’nin İsrailoğullarını pagan dininin sembolü buzağıya tapmaya yöneltmesinden sonra, İsrailoğulları bu sefer bölgenin kültü Baal’i yücelttiler, ona ve Aşera ile Anat’a tapmaya başladılar.
5) Çok tanrıcılığın diğer bir sebebi ölen ataların ruhları veya askeri ve siyasi liderlerin tanrılaştırılması, Allah’a ait isim ve sıfatların sanki tohumları atalarda veya liderlerdeymiş gibi varsayılması. Politik liderlere tanrısal sıfatların atfedilmesine benzer bir başka tanrılaştırma iman ve velilere, dini önderlere benzer atıflarda bulunulmasıdır.
6) Bilinçli ve amaçlı olarak sahih veya yozlaşmış bir inanca karşı bir liderin kült olarak imaj üretimine tabi tutulması, seküler karakterde olsa bile adeta dini bir vecd ile ona saygı gösterilmesi.
























