(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
Ortadoğu, tarih boyunca güç mücadelelerinin, jeopolitik satranç oyunlarının ve kırılgan fay hatlarının kesişim noktası oldu. Bugün, İsrail-İran geriliminin gölgesinde, bu satranç tahtasında taşlar nasıl diziliyor?
2025 yılının haziran ayı, bu tahtada yeni ve kritik hamlelere sahne oldu. İsrail’in İran’a yönelik hava saldırıları, bölgesel güç dengelerini sarsarken, Türkiye’yi hem risk hem de fırsatlarla dolu bir denklemin ortasında bıraktı. İsrail-İran çatışmasının dinamikleri ve Türkiye’nin izlemesi gereken uluslararası diplomasi stratejisi ayrı bir önem kazandı.
İsrail’in 13 Haziran 2025’te İran’ın nükleer altyapılarına, balistik füze tesislerine ve Devrim Muhafızları’nın komuta noktalarına düzenlediği geniş çaplı hava saldırıları, Ortadoğu’daki gerilimi yeni bir boyuta taşıdı. Saldırılarda üst düzey İranlı mühendisler ve askeri yetkililerin öldüğü rapor edilirken, İran’ın misilleme kapasitesinin sınırlı olduğu gözlemlendi.
İsrail’in hava savunma sistemleri, İran’ın gönderdiği füzelerin büyük çoğunluğunu etkisiz hale getirdi. Bu durum, İran’ın “stratejik sabır” söyleminin artık bir caydırıcılık unsuru olmaktan çıktığını ve Tahran’ın bölgesel vekil güçler üzerinden yürüttüğü stratejinin zayıfladığını gösteriyor.
İsrail’in hedefi, İran’ın nükleer programını sekteye uğratmak ve rejim değişikliğini tetiklemek gibi görünüyor. Ancak bu hamle, bölgede kaos riskini artırıyor. İran’ın vekil güçleri (Hizbullah, Hamas, Haşdi Şabi, Husiler ve Suriye’deki milisler) zayıflamış olsa da Tahran’ın asimetrik misilleme kapasitesi hâlâ bir tehdit. Öte yandan, ABD’nin Trump yönetimi altında İsrail’e verdiği destek, çatışmanın bölgesel bir yangına dönüşme olasılığını güçlendiriyor.
Bu çatışma, Ortadoğu’nun güç dengelerini yeniden şekillendiriyor. İran’ın müttefikleri Rusya ve Çin, Tahran’a açık bir destek sunmaktan kaçınıyor; zira her iki ülke de kendi jeopolitik çıkarlarını koruma peşinde. Suriye’de Esed rejiminin 2024’te çökmesiyle İran’ın bölgedeki lojistik ağları darbe alırken, İsrail, Lübnan ve Suriye’deki İran etkisini sınırlamak için daha agresif bir politika izliyor. Bu durum, İsrail’in bölgedeki tek baskın güç olma hedefini açıkça ortaya koyuyor.
İsrail’in bu saldırıları, sadece İran’ı değil, aynı zamanda Suriye’deki dengeleri de değiştirdi. Baas rejiminin 8 Aralık 2024’te çökmesiyle, Suriye’de güç boşluğu oluştu ve bu durum, İsrail’in bölgedeki Kürt ve Dürzi topluluklara “yardım eli” uzatma söylemiyle yeni bir müdahale zemini arayışına giriştiğini gösteriyor. Ancak bu, Türkiye’nin Suriye’deki etkisini sınırlama çabası olarak da okunabilir. İsrail’in, Türkiye’nin artan bölgesel nüfuzundan duyduğu rahatsızlık, Tel Aviv’in söylemlerinde açıkça görülüyor.
Ancak, bu hamlelerin maliyeti yüksek. İran’da bir rejim değişikliği, kısa vadede kaos ve uzun vadede yeni radikal grupların ortaya çıkmasına yol açabilir. Ayrıca, İsrail’in Kürt silahlı gruplarıyla iş birliği yapma eğilimi, Türkiye’nin Suriye’deki çıkarlarıyla çatışma potansiyeli taşıyor. Bu çatışma yalnızca İran-İsrail ekseninde değil, Türkiye’yi de içine çeken bir denkleme dönüşme ihtimali söz konusu.
Türkiye, bu karmaşık satranç tahtasında hem dengeleyici hem de proaktif bir rol oynamalı. Ankara, tarih boyunca Ortadoğu’da arabuluculuk kapasitesiyle öne çıktı; ancak İsrail-İran çatışmasında her iki tarafın da Türkiye’ye güveni sınırlı.
Türkiye ve İran hem müttefik hem de rakip olabilen bir fay hattı oluşturuyor. Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı ve muhalefeti desteklemedeki rolü, İran’ın bölgedeki Şii eksenini zayıflattı. Türkiye; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi harekâtlarla Suriye’de PKK/YPG’nin oluşturabileceği bir “terör koridorunu” engelledi ve bu, İran’ın Lübnan-Suriye-Irak hattındaki lojistik ağını tehdit etti.
Türkiye, tutarsız diplomasisine rağmen bölgenin dinamik oyuncusu. Ankara hem ABD hem de İran’la konuşabilen nadir başkentlerden biri olarak arabulucu bir rol üstlenebilir. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İsrail’in vadedilmiş topraklar hezeyanıyla Türkiye’yi hedef alabileceği” uyarısı, Ankara’nın bu krizdeki hassas pozisyonunu ortaya koyuyor. Türkiye, NATO üyesi kimliğiyle Batı’yla, Rusya ve İran’la geliştirdiği ilişkilerle ise Doğu’yla dengeli bir diplomasi yürütmeye çalışıyor. Ancak, bu denge politikası, Ankara’yı kırılgan bir pozisyona itebilir.
Yine de Türkiye’nin izleyebileceği stratejiler şunlar olabilir:
Türkiye, çatışmanın tırmanmasını önlemek için Katar ve Umman gibi tarafsız aktörlerle iş birliği yaparak arabuluculuk girişimlerinde bulunabilir. İran’la ekonomik ve enerji ilişkilerini korurken, İsrail’le de diyalog kanallarını açık tutmak, Ankara’nın manevra alanını genişletecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2023’te vurguladığı gibi, Türkiye’nin nihai amacı bölgede kalıcı barışın tesisi olmalı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu söylemi kulağa hoş geliyor, fakat eylem boyutunda atılan adımların cılız kalması Türkiye’ye olan güveni zedeliyor.
Suriye’deki Türk etkisi, İsrail’in Kürt gruplarıyla iş birliği yapma eğilimine karşı bir denge unsuru olabilir. Türkiye, Suriye Milli Ordusu’nu destekleyerek ve Suriye Demokratik Güçleri’ne karşı operasyonel baskıyı sürdürerek, İsrail’in kuzey Suriye’deki hamlelerini sınırlayabilir. Aynı zamanda, Rusya ile koordinasyon, Suriye’de yeni bir çatışma alanının oluşmasını engelleyebilir.
Türkiye, Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi platformlarda İsrail’in saldırgan politikalarına karşı sesini yükseltebilir (İsrail’in Gazze saldırılarında göremesek de…). Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı açılan davalara verdiği destek, Türkiye’nin küresel meşruiyetini artırıyor. Ancak, bu eleştiriler, İran’ın vekil güçler üzerinden yürüttüğü istikrarsızlaştırıcı faaliyetlere de yöneltilmeli ki Türkiye tarafsız bir aktör olarak algılansın.
Türkiye, Doğu Akdeniz’deki enerji projelerinde (örneğin, IMEC ticaret koridoru) daha aktif rol alarak, bölgesel rekabette avantaj sağlayabilir. İran’a yönelik yaptırımların artması durumunda, Türkiye’nin enerji ithalatını çeşitlendirmesi ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini derinleştirmesi kritik önemde.
İsrail-İran çatışması, Ortadoğu satranç tahtasında yeni bir oyunun başlangıcı. Türkiye, bu oyunda ne piyon ne de seyirci olmalı; aksine, hamlelerini dikkatle planlayan bir aktör olarak öne çıkmalı. Ankara, arabuluculuk kapasitesini güçlendirirken, Suriye’deki varlığını sağlamlaştırmalı ve uluslararası platformlarda lider bir ses olmalı. Ancak, bu süreçte en büyük sınav, iç politikadaki kutuplaşmayı aşarak dış politikada birlik görüntüsü verebilmek olacak. Türkiye, bu satranç tahtasında yalnızca kendi çıkarlarını değil, bölgenin istikrarını da gözeten bir vizyonla (var mı bilmiyorum) hareket ederse hem riskleri minimize edebilir hem de yeni fırsatlar yaratabilir.
Yalnız Ortadoğu ne sadece bir coğrafya ne de sadece bir satranç tahtası; burası, her hamlenin yeni bir fırtına yaratabileceği, kırılgan fay hatlarının kesiştiği bir arena.
Ortadoğu’da satranç oynayanlar değil, tahtayı yeniden şekillendirenler kazanır. Türkiye, bu oyunda kendi hamlesini yapma zamanına çoktan geldi. Ama hukukun yerle yeksan olduğu, insan haklarının hiçe sayıldığı, alım gücünün alabildiğine zayıfladığı, çoğulcu demokratik adımların heba edildiği, yetişmiş insan gücünün linç edilip hapislere atıldığı bir ülke bu hamleyi yapabilir mi?
Bakalım, bu coğrafyada gün doğmadan meşime-i şebden neler doğacak, mücadele edip bekleyip görelim.






















