(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
Kült kültürü ve linç, insan topluluklarının en karmaşık ve karanlık dinamiklerini yansıtan iki olgu. Bir yanda bir lidere, ideolojiye ya da sembole sorgusuz bağlılık, diğer yanda bu bağlılığın öfkeli bir cezalandırma ritüeline dönüşmesi.
Bu iki fenomen, sosyal medya çağında daha da görünür hale gelirken, sosyologlar ve psikologlar bu dinamikleri anlamak için yıllardır çeşitli teoriler ve analizler sunuyor. Peki, kültler nasıl bireyleri etkisi altına alıyor ve bu bağlılık neden sıkça linç gibi kolektif şiddet eylemlerine evriliyor?
Kült, aidiyetin gölgesinde bir sorgusuzluk mu?
Kültler genellikle “karizmatik liderler etrafında toplanan ve toplam bağlılık talep eden ideolojik örgütler” olarak tanımlanır. Kültlerin yenilikçi ve coşkulu gruplar olduğunu, ancak bu coşkunun zamanla otoriter ve sömürücü bir yapıya dönüşebileceği ihtimali çok yüksektir. Kültler, bireylerin aidiyet ihtiyacını ustalıkla kullanır.
Psikolog Michael Langone, kültlerin bireyleri “psikolojik manipülasyon” yoluyla kendine bağladığını ve bu sürecin genellikle “beyin yıkama” olarak adlandırıldığını, ancak daha çok “koşullu ikna teknikleri” içerdiğini vurgular. Bu teknikler, bireyin eleştirel düşünme yeteneğini zayıflatır ve liderin ya da grubun otoritesini mutlaklaştırır.
Kültlerin çekiciliği, insan psikolojisinin temel bir açlığına dayanır: Anlam arayışı.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre, bireyler temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra aidiyet ve saygı görme gibi sosyal ihtiyaçlara yönelir. Kültler, bu ihtiyaçları bir “manevi aile” ya da “özel bir misyon” vaadiyle karşılar. Ancak bu aidiyet, genellikle bireyin özgürlüğünü feda etmesi pahasına gelir.
Türkiye’de kült dinamiği; siyasi ideolojiler, dini gruplar ya da popüler kültür figürleri etrafında görülmektedir. Bir siyasi lidere ya da bir futbol takımına duyulan aşırı bağlılık, bireylerin eleştirel düşünceyi askıya almasına yol açabilir. Sosyal medyada, bir liderin ya da ideolojinin eleştirilmesi, sıkça “hainlik” ya da “dış mihrak” suçlamalarıyla karşılanır; bu da kült mantığının “biz ve onlar” ayrımının bir yansımasıdır.
Linç, öfkenin kolektif ritüelidir. Sosyolojik ve psikolojik açıdan, kolektif öfkenin bir dışavurumu olarak tanımlanabilir. Linç olaylarını özellikle ABD’nin güneyinde 1882-1930 yılları arasında incelendiğinde, bu eylemlerin ırksal kontrol ve beyaz üstünlüğünü pekiştirme amacı taşıdığını ortaya koyar.
Linç, sadece bir cezalandırma yöntemi değil, aynı zamanda bir topluluğun “birlik” duygusunu güçlendiren bir ritüeldir. Linç moblarının “ötekileştirme” dinamikleri üzerine odaklanarak, bu grupların genellikle marjinal bireyleri hedef aldığını ve bu sürecin “grup kimliğini” pekiştirdiğini gözlemliyorum. Linç, bir topluluğun içindeki “öteki”ye karşı kolektif öfkeyi yönlendiren bir “günah keçisi” mekanizmasıdır.
Linç kültürünün psikolojik temelleri, sosyal kimlik teorisiyle açıklanabilir. Bu teori, bireylerin grup kimliklerine bağlılık geliştirdiğini ve “iç grup” (biz) ile “dış grup” (onlar) arasında keskin bir ayrım yapar. Bu ayrım, dış gruba karşı önyargıyı ve hatta şiddeti meşrulaştırabilir.
Linç mobları, bu ayrımı en uç noktaya taşır; hedeflenen birey ya da grup, insanlıktan çıkarılır ve böylece şiddet “haklı” görülür.
Türkiye’de sosyal medyada bir kişinin görüşleri ya da eylemleri nedeniyle hedef alınması, sıkça bu “ötekileştirme” dinamiğiyle açıklanabilir. Bir tweet ya da paylaşım, anında bir linç dalgasına dönüşebilir; çünkü kalabalık, “doğru” olanın kendi tarafında olduğuna inanır.
Kült kültürü ve linç, sosyal medya çağında daha da iç içe geçti. Sıkı sıkıya bağlı topluluklarda linç eğiliminin daha yüksek olduğu görülüyor. Bu topluluklar, dayanışma ve grup baskısı yoluyla kolektif eylemi kolaylaştırıyor.
Sosyal medya, bu dinamiği küresel bir ölçeğe taşımakta çok mahir. Bir hashtag, bir paylaşım ya da bir video, anında binlerce kişiyi bir “sanal mob” haline getirebilir. Zimbardo’nun “kalabalıkta kimlik kaybı” teorisi, bu süreci açıklar. Bireyler, bir kalabalığın parçası olduklarında, kişisel sorumluluk duygusunu kaybeder ve daha agresif davranabilir.
Türkiye’de bu kesişim, özellikle siyasi kutuplaşma ve popüler kültürde belirgin. Bir sanatçının ya da gazetecinin bir açıklaması, belirli bir grubu rahatsız ettiğinde, sosyal medyada hızla bir linç kampanyasına dönüşebilir. Bu kampanyalar, kült benzeri bir bağlılık sergileyen grupların “sadakat testi” gibi işler: Lince katılmayanlar, “biz”den sayılmaz.
Kült ve linç kültüründen kurtulmanın yolu eleştirel düşünce ve empati. “Nesne ilişkileri” teorisi, ötekileştirmenin kökenini, bireyin kendi korkularını ve güvensizliklerini “öteki”ye yansıtmasında bulur. Bu yansıtma, linç moblarının öfkesini besler. Durkheim, “ahlaki topluluk” kavramıyla, grupların ortak değerler etrafında birleştiğini, ancak bu birleşmenin bazen yıkıcı ideolojilere hizmet edebileceğini belirtir. Mesela ırkçı ideolojiler, linç olaylarını meşrulaştırmak için “ahlaki” bir çerçeve sunmuştur.
Çözüm ve reçete, bireylerin kendi inançlarını ve öfkelerini sorgulamasıdır. Bourdieu’nün “habitus” kavramı, bireylerin toplumsal normları içselleştirdiğini ve bu normların eleştirel düşünceyle sorgulanabileceğini öne sürer. Türkiye bağlamında, bu siyasi ya da kültürel bir lidere bağlılığın “doğru” olup olmadığını sorgulamayı gerektirir. Sosyal medyada bir linç kampanyasına katılmadan önce, “Bu öfke kime hizmet ediyor?” ya da “Bu kişi neden hedef?” gibi sorular, bireyi kalabalığın gazından kurtarabilir.
Kült kültürü ve linç, insan doğasının hem aidiyet arayışını hem de öfkesini yansıtır. Bu iki olgunun bireysel ve kolektif psikolojinin karmaşık bir dansı olduğunu gösteriyor. Kültler, bireyi bir gruba bağlarken özgürlüğünü elinden alabilir; linç ise bu bağlılığı öfkeli bir cezalandırma ritüeline dönüştürebilir.
Adalet ve özgürlük, ancak eleştirel düşünce ve empatiyle mümkün. Belki de gerçek direniş, kalabalığın coşkusuna kapılmadan, kendi aklını ve vicdanını dinlemekte yatıyor.
Aidiyet arayışı, bizi bir araya getiren güzel bir duygu; ama bu arayış, sorgusuz bir tapınmaya dönüştüğünde, özgürlüğümüzü kaybediyoruz. Belki de asıl mesele, bir gruba ait olurken kendimiz kalmayı başarabilmekte.
Herkesleşmek, yaradılışın cilvesine ihanet. Öyle değil mi?























