(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
İnsanlık tarihinin en çarpıcı sahnelerinden biri, idam sehpasının etrafında toplanan kitlelerdir. Bu kitleler, sadece bir infazı izlemek için bir araya gelmez; aynı zamanda iktidarın gücünü, adaletin kırılganlığını ve insan doğasının karanlık yüzünü yansıtan bir ayna tutarlar.
Bu hafta Elias Canetti’nin “Kitle ve İktidar”ını tekrar okuma fırsatı buldum. Canetti, kitlelerin bu tür anlarda nasıl bir ruh haline büründüğünü ve iktidarla nasıl bir simbiyotik ilişki kurduğunu derinlemesine analiz ediyor. Canetti, “idam sehpası etrafındaki kitle hem korkunun hem de bir tür kolektif tatmin arayışının birleşimidir; bu, bireyin kendi varoluşsal korkularını kitlenin içinde eriterek rahatlama hissine kapıldığı bir anıdır” şeklinde yorumluyor.
Peki, bu sahne doğu ve batı toplumlarında nasıl farklılaşır? Tarihi pratikler ve yaşanmış olaylar, bu soruya ışık tutar.
Batı toplumlarında, özellikle Orta Çağ’dan 19. yüzyıla kadar, idamlar halka açık bir gösteri olarak düzenlenirdi. Bu, iktidarın meşruiyetini pekiştirme ve toplumu disipline etme aracıydı. Fransa’da, 1793’teki Fransız Devrimi sırasında giyotin, Paris’teki Place de la Révolution’da kitlelerin gözü önünde bir adalet tiyatrosuna dönüştü. Kral XVI. Louis ve Kraliçe Marie Antoinette’in idamları, sadece cezalandırma değil, aynı zamanda eski rejimin çöküşünü sembolize eden bir ritüeldi. Kitleler, bu idamları izlerken hem korku hem de coşku içindeydi; Canetti’nin “kaçış kitlesi” kavramına uygun olarak, bireyler kendi kırılganlıklarını unutmak için bu kolektif heyecana katılıyordu.
İngiltere’de ise, 17. ve 18. yüzyıllarda Tyburn’deki idamlar adeta bir festival havasında geçerdi. Kitleler, hırsızlardan siyasi suçlulara kadar idam edilenleri izlemek için toplanır, yiyecek satıcıları ve sokak çalgıcıları bu “etkinlikleri” renklendirirdi. Ancak bu gösteriler, sadece eğlence değil, aynı zamanda iktidarın topluma “suçun bedeli” mesajını iletme biçimiydi.
Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” nda belirttiği gibi, bu tür halka açık infazlar, iktidarın bedenler üzerindeki egemenliğini görünür kılmak için tasarlanmıştı. Ancak 19. yüzyılda, idamların halka açık olmaktan çıkarılıp cezaevlerinin içine taşınması, Batı’da kitlelerin bu ritüelden uzaklaştırılmasını ve modern disiplin toplumunun yükselişini işaret ediyordu.
Doğu toplumlarında, idam sehpası etrafındaki kitlelerin dinamikleri, Batı’dan farklı bir kültürel ve siyasi bağlamda şekilleniyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda idamlar, genellikle siyasi bir mesaj taşımak için halka açık yerlerde gerçekleştirilirdi, ancak Batı’daki gibi bir “gösteri” havasından çok, toplumu korkutarak itaati sağlama amacı güdülürdü. Örneğin, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sırasında, isyancı yeniçerilerin İstanbul’un çeşitli meydanlarında idam edilmesi hem bir cezalandırma hem de Sultan II. Mahmud’un otoritesini pekiştirme aracıydı. Kitleler, bu idamları izlerken daha çok sessiz bir korku ve boyun eğme duygusu içindeydi; neşeli bir festival havasından ziyade, devletin gücüne tanıklık ediyorlardı.
Doğu’da idamların seyrekliği, onların sembolik etkisini artırıyordu. Örneğin, 19. yüzyılda Şeyhülislam fetvasıyla idam edilen Patrona Halil gibi figürler, halk arasında bir uyarı olarak hatırlanırdı.
Kitleler, bu anlarda bireysel kimliklerini yitiriyor, Canetti’nin “korkuyla birleşen kitle” tanımına uygun olarak, devletin mutlak otoritesine teslim oluyordu.
Batı’da idam sehpası, kitleleri bir araya getiren bir tiyatro sahnesiydi; kitle hem seyirci hem de oyuncuydu. Fransız Devrimi’nde giyotin, kitlelerin devrimci coşkusunun bir parçasıydı; ancak bu coşku, çoğu zaman bireysel ahlaki sorumluluğu kitlenin anonimliğine bırakıyordu.
Doğu’da ise kitleler, daha çok bir gözdağı sahnesine tanıklık ediyordu. Osmanlı’da veya Çin’de idamlar, kitleyi birleştiren bir coşkudan çok, bireyi devletin otoritesi karşısında yalnızlaştıran, yok sayan bir ritüeldi. Batı’daki kitle, Canetti’nin tabiriyle “alkışlayan kitle” iken, Doğu’da kitle daha çok “itaat eden kitle”ydi.
Batı’daki bir başka çarpıcı örnek, 1692 Salem Cadı Mahkemeleri’dir. Cadılık suçlamasıyla idam edilenler, kitlelerin dini fanatizmle birleşen korkusunun kurbanı oldu. Kitle, suçluların cezalandırılmasını bir tür ahlaki zafer olarak görüyordu. Doğu’da ise, 1915’te Ermeni tehciri sırasında yaşanan toplu cezalandırmalar, kitlelerin sessiz onayıyla veya korkusuyla desteklenmişti. Her iki olayda da kitleler, iktidarın manipülasyonuna kapılarak bireysel vicdanlarını susturmuştu.
Modern dünyada, idam sehpası fiziksel olarak ortadan kalksa da kitlelerin iktidar karşısındaki rolü değişmedi. Sosyal medya, günümüzün “dijital idam sehpası” olarak kitleleri bir araya getiriyor. Örneğin, “cancel culture” fenomeni, Batı’da kitlelerin bir bireyi linç etmesi için sanal bir meydan sağlıyor; tıpkı Tyburn’deki kalabalıklar gibi, modern kitleler de suçluyu teşhir etme ve cezalandırma coşkusuna kapılıyor. Doğu’da ise, örneğin Çin’deki sosyal kredi sistemi, kitlelerin devlet tarafından sürekli izlenen ve disipline edilen birer unsuru haline geldiğini gösteriyor. Her iki durumda da, kitleler iktidarın bir aracı olarak hareket ediyor; birey, kitlenin içinde kendi ahlaki sorumluluğunu unutuyor.
Kendi tarihimizin küflü sayfalarında da bu sahnelere rastlıyoruz. Devleti, devlet kavramını, devletçiliği kutsadığımızdan beri “devlet” zorbalaştı. Devletin bekası için katledildi Kerbela’da Hz. Hüseyin ve ailesi. O tarihten sonra devletin bekası için katledilmedik kimse kalmadı. Babailer isyanında zorbalaşan devlet, Şeyh Bedreddin’de de zorbalaştı, Koçgiri’de de, Dersim’de de, 6-7 Eylül olaylarında da, Adnan Menderes’in de, Deniz Gezmiş’in de, Erdal Eren’in de, Mustafa Pehlivanoğlu’nun da asılmasında ve sayamayacağımız birçok hadise ve olayda zorbalaştı. Kimse de sormadı, nerde insanı yaşat ki devlet yaşasın felsefesi.
İdam sehpası etrafındaki kitle, tarihin her döneminde “güç”ün, iktidarın aynası olmuştur. Batı’da bu ayna, coşkulu ve katılımcı bir kalabalığı yansıtırken; Doğu’da daha çok sessiz ve itaatkâr bir toplumu gösterir. Ancak her iki durumda da kitle, bireysel kimliğini yitirerek iktidarın bir uzantısı haline gelir. Kitle, bireyi kendisine döndüren mesafeleri ortadan kaldırıyor. Bu hem bir rahatlama hem de bir tuzaktır; çünkü kitle, bireyin vicdanını susturarak iktidarın en güçlü silahı oluyor.
Tarih, bu “Orta Oyunu”nun tekrar tekrar sahnelendiğini gösteriyor; değişen sadece sahnenin dekoru ve oyuncular.






















