(The Turkish Post) – VAHAP AKTAŞ
Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.
Ölüm, en net vurgudur hayattaki tüm heveslere.
Savaşını tebessüm ederek bitiren bir portreydi “Pepe” Mujica. Tek telaşı vardı: İnsanın, insanca yaşamına tuğla koymak.
13 Mayıs 2025’te, Uruguay’ın eski devlet başkanı José “Pepe” Mujica, 89 yaşında aramızdan ayrıldı. Yemek borusu kanserine karşı mücadelesini, “Dürüst olursam, ölüyorum. Beni rahat bırakmalarını istiyorum,” diyerek sonlandıran Mujica, yalnızca bir lider değil, aynı zamanda bir filozof, bir savaşçı ve sade bir çiftçi olarak insanlığa derin bir iz bıraktı. Onun yaşamı, özgecilik ve diğerkâmlık kavramlarının ete kemiğe bürünmüş haliydi; entelektüel düşünceleri ise tüketim toplumuna karşı bir manifesto niteliğindeydi.
Mujica’yı “dünyanın en yoksul başkanı” olarak tanıdık. Ancak bu sıfat, onun zenginliğini gölgede bırakamadı. Zenginliği, maddi varlıklarda değil; insanlıkta, dayanışmada ve sadelikte arayan bir liderdi. Başkanlık maaşının %90’ını hayır kurumlarına bağışladı, sarayda yaşamayı reddetti ve Montevideo’nun eteklerinde, eşi Lucia Topolansky’ye ait mütevazı bir çiftlikte, krizantem(kasımpatı) yetiştirerek hayatını sürdürdü.
1987 model Volkswagen Beetle’ıyla sokaklarda dolaşırken, korumalar yerine halkıyla iç içe olmayı seçti. Bu, bir gösteriş değil, bilinçli bir duruştu. “Düşündüğün gibi yaşarsan, yaşadığın gibi düşünürsün” derdi.
Mujica’nın özgecilik anlayışı, bireysel fedakârlıktan çok daha öteye uzanıyordu. Onun için diğerkâmlık, insanın kendisini topluma adamasında, gereksiz tüketimden uzak durmasında ve doğayla uyum içinde yaşamasında saklıydı. “Gereksiz ihtiyaçlarla bir israf dağı icat ettik” diyerek kapitalizmin dayattığı tüketim çılgınlığına meydan okudu.
Mutluluğun, daha fazla şeye sahip olmakta değil, daha az şeye ihtiyaç duymakta olduğunu vurguladı. Bu düşünce, onun hapiste geçirdiği 14 yıl boyunca, özellikle tek kişilik hücrede kitap bile olmadan geçirdiği yedi yılda şekillendi. “Mutluluk içten gelir” derken, bu sözü bir slogan değil, yaşanmış bir hakikat olarak sundu.
Entelektüel mirası, yalnızca sözlerinde değil, politikalarında da kendini gösterdi. Uruguay’ı yönettiği 2010-2015 yılları arasında reformist adımlar attı. Bu reformlar, onun bireysel özgürlüklere ve toplumsal eşitliğe olan bağlılığını yansıtıyordu. Ancak Mujica, bu değişimleri bir kahraman edasıyla değil, bir hizmetkâr ruhuyla gerçekleştirdi.
“Uruguay’ın başkanı olmam önemli değil” diyerek liderliğin, halkın hizmetinde bir araç olduğunu hatırlattı.
Mujica’nın diğerkâmlığı, yalnızca insanlarla sınırlı değildi; doğaya ve diğer canlılara da uzanıyordu. Üç ayaklı köpeği Manuela’ya olan sevgisi, onun yaşamındaki sadeliğin ve şefkatin simgesiydi.
Vefatından önce, “Köpeğimin yanına, sekoya ağacının altına gömülmek istiyorum” demesi, onun doğayla olan bağını bir kez daha gözler önüne serdi. Bu vasiyet, onun hayat felsefesinin bir özetiydi: Toprağa karışmak, doğanın bir parçası olmak ve geride sadece sevgi bırakmak.
Latin Amerika’nın sol düşünce geleneğinde bir sembol olan Mujica, Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva’nın da dediği gibi, “demokrasiyi savunmada örnek bir figür”dü.
Onun büyüklüğü, yalnızca Uruguay’la sınırlı kalmadı; sade yaşamı ve derin düşünceleriyle tüm dünyaya ilham verdi. “Yenilebilirsin. Hayat gibi çetrefilli bir düşmanı kim mağlup etmiş ki? Ama hayat macerana bir anlam kazandırmalısın,” sözü, onun mücadele dolu hayatının bir yansımasıydı.
José Mujica, bize gerçek zenginliğin ne olduğunu, özgecilikle dolu bir yaşamın nasıl mümkün olduğunu gösterdi. Onun hikayesi, bir liderin halkıyla nasıl iç içe olabileceğini, sadeliğin ve dürüstlüğün gücünü anlatan bir umut ışığı. Ardında bıraktığı miras, sadece bir hayal değil, mümkün bir dünya. Huzur içinde uyu, Saraysız Başkan.
İyi insanlar, dünyanın gizli soylularıdır.
























