(The Turkish Post) – DR. UĞUR K. YİĞİT
Kaç belediye başkanı hapiste, kaç genel başkanın pasaportu tahditli diye sayamadan, Özgür Özel’e de soruşturma geldi. Türkiye’de malum partilerden başka bir yerde politika yapmanın, halkla kucaklaşmanın bedeli her geçen gün daha da ağırlaşıyor. İktidar, “Benim halkımı benden başkası kucaklayamaz” titizliğinde.
Adalet terazisinin şakülünü gören insanımız, 2 yıl 4 ay ceza alan Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın tahliye edilmesine sevinir durumda.
Ama seçim her şeyi çözecektir. Seçimin yapılacağı o pazar günü, mutlu bir kahvaltı yapıp ardından ailece hafif bir yürüyüşe çıkarız. Çok da yürümeyiz hani: evimizin yanı başındaki okulda oyumuzu kullanır, geze geze döneriz. Sabahına da iktidar el değiştirir. Seçimin böyle bir gücü var nitekim. Özgür Özel de böyle inanıyor. Bu yüzden iktidarı kasım ayında seçim yapmaya davet etti.
Peki gerçekten öyle mi? Siz buna inanıyor musunuz? Sivri biberin bile kilosu yüz lira, ama özgürlük bu kadar ucuz, öyle mi? Bu kadar bedava mı gelecek özgürlük bize, Ekrem Başkan’a?
Üsküdar sahilindeki kaçak nargile kafeleri hatırlıyor musunuz? Ekrem Başkan’ın onları oradan çıkarması kaç yıl sürmüştü? Sırf iktidara yedinci göbekten bir yerlerden bağlı diye, esnaf kılıklı mafyatik kaçak kafeleri tahliye etmek için Ekrem Başkan’ın üç seçim kazanması gerekmişti, unuttunuz mu? Görevinden kim bilir hangi gerekçelerle uzaklaştırılmış AKP’li Melih Gökçek’ten Ankara Belediyesi’nin jeepini geri alabilmemiz 4 yıl sürdü. Gökçek’in üç villalık lojmanını ise maalesef iki seçim ve sekiz yıl geçmesine rağmen hâlen teslim alamadık.
Umarım “seçim yapmak suretiyle devlet idaresini” teslim almak bunlardan daha kolay olur. Saray, 1100 odalı deniyor. Müştemilatın taşınabilmesi, bir nargile kafenin veya bir belediye lojmanının tahliye işlemlerinden daha uzun sürmez inşallah. Eski Türkiye’de, kaybeden hükümet seçimin sabahında boşaltıverirdi koltukları. Acaba seçimler hâlâ o seçimler mi?
Bu noktada konunun nereye geldiğini aslında hepimiz biliyoruz. Hepimizin kafasında beliren ama sorulamayan soruya geldik işte:
“Peki ya eğer…”
Yok, yok hayır, bu soru burada da sorulmayacak. Ve ben – yani yazar – bu noktada kalıyorum.
Ama yazı devam ediyor aslında. Siz yazacaksınız devamını, zihinlerinizde. Sorulamayan soruları sorup kendi kendinize cevaplayacaksınız. Farklı senaryolarda nasıl davranacağınıza karar vereceksiniz. İşte öyle devam edecek bu yazı.
Ben kalıyorum çünkü konunun öznesi, özgürlüğü talep edecek olan kişiler sizlersiniz ve yazardan çoksunuz. Eğer talebiniz varsa, arz da olacaktır. Gerçek ve ısrarlı bir talep yani…
Tek kişi olduğum için tek oy hakkım var ve tek bir şey söyleyerek çekiliyorum:
Çok büyük bir komutanın, günü geldiğinde İstanbul’dan gitmeyi bilememiş misafirlerin(!) Sarayburnu’ndaki donanmasına bakıp da söylediği bir söz var…
O gemilerin kaderi, bir halkın karakteri hâline dönüşmüş bir söz:
“Geldikleri gibi giderler.”
Belki, şimdilik… Ama bir yere kadar…
Hepimiz orada durmalıyız.






















