(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye ekonomisinin son dönemdeki en dikkat çekici çelişkilerinden biri giderek daha görünür hale geliyor. Bir tarafta yüksek faiz politikası yabancı yatırımcı için TL varlıklarını cazip hale getirerek sermaye girişini destekliyor, diğer tarafta aynı politika iç talebi baskılayarak şirketlerin, tüketicilerin ve reel sektörün hareket alanını daraltıyor. Böylece ekonominin bir bölümünde istikrar görüntüsü oluşurken başka bir bölümünde yavaşlama belirginleşiyor.
Yabancı yatırımcının Türkiye’ye ilgisinin temelinde hâlâ yüksek faiz ve kurdaki görece istikrar bulunuyor. Yatırımcı açısından denklem oldukça basit: Dövizini TL’ye çeviriyor, yüksek faizden getiri elde ediyor ve kurun bu süreçte sert biçimde yükselmemesi halinde dolar bazında da kazanç sağlayabiliyor. Türkiye’nin sunduğu faiz getirisi bu nedenle gelişen piyasalar arasında dikkat çekmeye devam ediyor. Ancak bu sermayenin önemli bir bölümü uzun vadeli fabrika yatırımı ya da üretim kapasitesi oluşturmak için değil, finansal getiri elde etmek için geliyor.
Asıl risk de burada başlıyor. Sıcak para ekonomiye girdiğinde TL üzerindeki baskıyı azaltıyor, Merkez Bankası’nın rezervlerini destekliyor ve finansal piyasalarda güveni artırıyor. Fakat aynı para aynı hızla çıkmak istediğinde bunun tam tersi yaşanabiliyor. Yabancı yatırımcı TL pozisyonunu kapatıp dövize yöneldiğinde kur üzerinde ciddi bir baskı oluşabilir. Bu nedenle sıcak para girişinin büyüklüğü tek başına olumlu bir gösterge olarak okunamıyor. Sermayenin ne kadarının kalıcı olduğu ne kadarının faiz ve kur beklentisine bağlı hareket ettiği daha önemli hale geliyor.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın politika faizini yüzde 37 seviyesinde tutması da bu dengenin merkezinde yer alıyor. Merkez Bankası, sıkı para politikasının talep, kur ve beklenti kanalları üzerinden dezenflasyon sürecini desteklemesini hedefliyor. Aynı zamanda iç talepteki zayıflamanın belirginleştiğine de dikkat çekiyor.
Buradaki temel problem ise yüksek faizin iki farklı sonucu aynı anda üretmesi. Bir yandan TL’nin cazibesini artırarak yabancı sermayeyi Türkiye’de tutmaya yardımcı oluyor, diğer yandan kredi maliyetlerini yükselterek şirketlerin yatırım kararlarını erteliyor ve tüketicinin harcama gücünü sınırlıyor. Bu nedenle finansal piyasalar açısından olumlu görünen faiz politikası reel ekonomi açısından aynı ölçüde rahatlatıcı olmayabiliyor.
Otomotiv sektöründeki son tablo bunun önemli göstergelerinden biri. Ağustos ayında Türkiye otomobil ve hafif ticari araç pazarı yıllık bazda yüzde 20,28 küçüldü. Otomobil satışlarındaki daralma ise yüzde 25’in üzerine çıktı. İlk sekiz ayda toplam pazar da geçen yılın aynı dönemine göre geriledi.
Üstelik burada yalnızca tüketici talebindeki zayıflamadan söz etmek yeterli değil. Yüksek finansman maliyetleri, otomobil gibi yüksek tutarlı harcamalarda tüketicinin krediye erişimini ve ödeme kapasitesini doğrudan etkiliyor. Şirketler açısından da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Yatırımın finansman maliyeti yükseldikçe yeni kapasite oluşturmak, makine almak veya büyümek daha zor hale geliyor. Ekonomide dezenflasyon için gerekli olan talep yavaşlaması, belirli bir noktadan sonra üretim ve istihdam üzerinde de baskı yaratabiliyor.
Fakat otomotiv pazarındaki bir başka gelişme, Türkiye ekonomisindeki dönüşümün farklı bir yüzünü gösteriyor. Pazar genelinde sert daralma yaşanırken Togg’un T10X modeli ağustos ayında 2 bin 939 adet satışla en çok satan otomobil oldu. Togg’un T10F modeli de 1.947 satışla ikinci sırada yer aldı.
Bu durum yalnızca bir marka başarısı olarak değerlendirilmemeli. Türkiye’de tüketicinin daralan pazarda bile belirli fiyat, finansman ve kampanya avantajlarına güçlü tepki verdiğini gösteriyor. Nitekim Togg’un satış performansı genel pazarın tersine hareket ederken şirketin yılın ilk yedi ayında satışlarını artırdığı da görülüyor. Ancak Türkiye ekonomisinin asıl sınavı otomotivde hangi modelin birinci olduğu değil. Sınav, yüksek faiz politikasının ne kadar süre sürdürülebileceği ve yabancı sermayeye duyulan ihtiyacın nasıl azaltılacağı noktasında düğümleniyor.
Çünkü sıcak para Türkiye’ye geldiğinde ekonomi nefes alıyor, fakat bu para kalıcı üretim kapasitesi yaratmıyor. Faiz getirisi cazibesini kaybettiğinde veya kur riskinin arttığına yönelik beklenti oluştuğunda yatırımcı pozisyonunu hızla değiştirebiliyor. Bu da Türkiye’nin finansal dengelerini dışarıdan gelecek sermayenin kararlarına daha duyarlı hale getiriyor.
Üstelik Türkiye’nin dolar bazında pahalılaşması da bu politikanın başka bir yan etkisi olarak öne çıkıyor. TL’nin kontrollü hareket ettiği, enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda iç fiyatlar döviz bazında yükseliyor. Bu durum özellikle turizm, hizmetler ve ihracata dönük sektörlerde rekabet gücü açısından soru işaretleri yaratıyor. Yabancı yatırımcı açısından yüksek faiz cazip görünürken Türkiye’ye turist olarak gelen ya da Türkiye’den mal alan yabancı açısından fiyatların yükselmesi aynı derecede olumlu bir tablo oluşturmuyor.
Dolayısıyla Türkiye ekonomisinin önündeki mesele yalnızca “faiz yüksek mi, düşük mü?” sorusundan ibaret değil. Asıl mesele, yüksek faiz sayesinde kazanılan zamanın nasıl kullanılacağı. Eğer bu dönem enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesi, üretim maliyetlerinin azaltılması, verimliliğin artırılması ve doğrudan yatırımların güçlendirilmesi için kullanılırsa sıcak para geçici bir destek olmaktan çıkıp daha kalıcı bir ekonomik dönüşümün parçasına dönüşebilir.
Aksi durumda ise ortaya kırılgan bir denge çıkıyor. Yabancı yatırımcı yüksek faiz nedeniyle Türkiye’de kalıyor, Merkez Bankası kur istikrarını korumaya çalışıyor, fakat yüksek finansman maliyetleri reel sektörü zorluyor. Bir tarafta rezervleri ve finansal piyasaları destekleyen sermaye hareketleri, diğer tarafta yavaşlayan tüketim ve yatırım bulunuyor.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde çözmesi gereken temel denklem tam olarak burada. Ekonominin sıcak paraya ihtiyacı azalırken yabancı sermayeye olan ihtiyacın bitmesi değil, sermayenin niteliğinin değişmesi gerekiyor. Kısa vadeli faiz kazancı için gelen para yerine üretime, ihracata, teknolojiye ve uzun vadeli yatırımlara yönelen sermaye ağırlık kazandığında yüksek faiz politikasının ekonomide yarattığı maliyet de azalabilir.
Şimdilik ise tablo farklı. Yüksek faiz Türkiye’ye para çekiyor, fakat aynı faiz Türkiye’nin içindeki paranın fiyatını da yükseltiyor. Finansal piyasalar açısından istikrar sağlayan bu mekanizma, reel ekonomi açısından giderek daha ağır bir maliyet yaratıyor. Türkiye ekonomisinin önündeki kritik soru da artık sıcak paranın gelip gelmeyeceği değil sıcak para olmadan büyüyebilecek bir ekonomik yapının ne zaman kurulabileceği.





















