(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan’a hareketi öncesi uçakta yaptığı açıklamada Türkiye’nin nüfus artış hızının düşmesinden endişe duyduğunu belirterek, “Nüfus artış hızında şu anda maalesef 1,7’dayız. Bu bir intihardır. Boşuna en az üç çocuk demiyoruz. Niye dört olmasın, beş olmasın?” ifadelerini kullandı.
Ancak toplumun büyük kesimi için bu çağrı artık sembolik bir hatırlatmadan öteye geçmiyor. Çünkü Türkiye’de bırakın dört-beş çocuğu, tek bir çocuğu büyütmek bile ciddi bir ekonomik mücadele gerektiriyor.
NÜFUS AZALIYOR AMA EKONOMİ DE AİLELERİ AZALTIYOR
Türkiye’de 2025 yılı itibarıyla net asgari ücret 22.104 TL. Açlık sınırı ise bu rakamın üzerinde, yaklaşık 26 bin TL seviyesinde. Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı ise 85 bin TL’ye dayanmış durumda. Bu tabloya bakıldığında, “en az üç çocuk” çağrısının ekonomik karşılığının olmadığını görmek zor değil.
Her ay yükselen kiralar, bebek bezi ve mama fiyatlarının neredeyse ithal ürünlerle yarıştığı bir ülkede, çocuk sahibi olmak artık bir tercih değil, cesaret işi. Gıda enflasyonu %70’leri aşarken, dar gelirli ailelerin ikinci bir çocuğu bile düşünmesi gerçekçi değil.
GENÇLER EVLENEMİYOR, EVLENEN ÇİFTLER ÇOCUK YAPMAKTAN KORKUYOR
Türkiye’de evlenme oranı son beş yılda sürekli gerilerken, boşanma oranı artış eğiliminde. Yüksek evlenme ve düğün masrafları, ev kiralarının uçması, işsizlik oranlarının artması gençleri “aile kurma” kararından uzaklaştırıyor. Evlense bile, çiftlerin büyük bölümü çocuk planını erteliyor. Çünkü devletin aileye sunduğu ekonomik destek, yaşam maliyetinin yalnızca küçük bir kısmını karşılıyor.
Bu nedenle Cumhurbaşkanı’nın “nüfus artış hızında düşüş intihardır” ifadesi, gerçeğin sadece bir yüzünü gösteriyor. Asıl “intihar” niteliğinde olan, aileleri ekonomik olarak koruyamayan, istikrarlı bir yaşam kuramayan sosyal yapı.
AİLE KURUMU GÜÇLÜ AMA DESTEKSİZ
Erdoğan “Aile kurumlarımız güçlü” dese de bu güç çoğu zaman dayanışmaya ve fedakârlığa dayanıyor, devlet desteğine değil. Kreş ücretlerinin asgari ücretin yarısına denk geldiği, annelerin çocuk bakım izinlerinin yetersiz kaldığı bir düzende, aile kurumu yalnız bırakılmış durumda. Çalışan kadınların önemli bir kısmı doğum sonrası işten ayrılmak zorunda kalıyor. Esnek çalışma modelleri yaygın değil, kamu destekleri sınırlı. “Güçlü aile” vurgusu, pratikte çoğu zaman bireysel çabayla ayakta kalmaya çalışan aileleri ifade ediyor.
POLİTİKA SÖYLEMİ İLE SOKAKTAKİ GERÇEK ARASINDA UÇURUM VAR
Türkiye’de doğurganlık oranı 1,51’e kadar gerilemiş durumda. Bu, nüfusun yenilenme eşiği olan 2,1’in çok altında. Ancak sadece “çocuk yapın” demekle bu tablo değişmiyor. Gerçekçi bir doğum politikası için ailelere maddi destek, uygun fiyatlı konut, ücretsiz kreş ve güvenli istihdam ortamı gerekiyor. Devletin söylemi “aileye değer veriyoruz” yönünde olsa da uygulamalar bu değeri taşımıyor. Aileyi güçlü kılan sadece söylem değil, sosyal güvence ve yaşam kalitesi.
SÖYLEM GÜÇLÜ, GERÇEK ZAYIF
Cumhurbaşkanı’nın “en az üç çocuk” çağrısı, ekonomik göstergelerle desteklenmediği sürece toplumsal karşılık bulmayacak. Bugün Türkiye’de çocuk doğurmak değil, çocuğu doyurmak bile zorlaştı. Güçlü aile ancak güçlü ekonomiyle olur. Ücretler açlık sınırının altında, kiralar uçmuş, gençler işsizken, nüfus artış hızının düşmesine şaşırmamak gerekir. Gerçek şu ki: Türkiye’nin bugün ihtiyacı çocuk sayısını artırmak değil, çocukların geleceğini güvence altına almak.





















