(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Türkiye’de muhalif kesimlere yönelik şafak baskınları 2025 yılı itibarıyla hız kesmeden devam ediyor. Normalde çağrılsa gidip ifade verecek insanların sabahın köründe evleri basılarak “suçlu gibi” gözaltına alınması, yetkililerin hukuk devleti normlarını hiçe sayarak sürdürdüğü bu operasyonların, toplumda derin travmalara yol açarken, demokratik hakların ayaklar altına alındığını gözler önüne seriyor.
HDK VE MUHALİF GRUPLARA YÖNELİK BASKILAR: HUKUKUN ARAÇSALLAŞTIRILMASI
18 Şubat 2025’te İstanbul merkezli 10 ilde düzenlenen ve aralarında HDK, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Emek Partisi (EMEP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) ve Yeşil Sol Parti üyelerinin de bulunduğu 52 kişinin gözaltına alınması, siyasallaşmış yargının yeni bir göstergesi oldu. Gözaltına alınanlar arasında gazeteciler, sanatçılar ve siyasetçilerin de bulunması, bu baskının sadece belirli siyasi grupları susturmaya yönelik olduğunu ortaya koyuyor. Muhalif çevreler bu operasyonları “cadı avı” olarak nitelendirirken, yetkililer ise hukuk kılıfı uydurarak kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor.
SEÇMEN İRADESİNE MÜDAHALE Mİ?
Şubat 2025’te İstanbul’da CHP’li belediyelere yönelik sözde terör soruşturmaları kapsamında, Kartal ve Ataşehir belediye başkan yardımcıları dahil 10 kişi gözaltına alındı. İktidarın “Kent Uzlaşısı” gibi şüpheli kavramlarla operasyonlarını meşrulaştırmaya çalışması, muhalefeti kriminalize etme çabasının bir başka boyutu olarak değerlendiriliyor. CHP, bu operasyonların iktidarın siyasi hesaplaşmasının bir parçası olduğunu vurgulayarak sert tepki gösterdi. Seçimle gelen yöneticilerin hukuk dışı yöntemlerle tasfiye edilmesi, demokratik değerlerin açıkça çiğnendiğini gösteriyor.
Ekrem İmamoğlu da “Seçimlere kadar rutin işlerini yapan, normal hayatlarına devam eden bu insanlar, seçimlerden sonra her nedense aniden “terörist” ilan ediliyor. 31 Mart seçimlerinde AK Parti’den 12 ilçe belediyesi kazanan, İstanbul’da 26 ilçe belediye başkanlığı kazanan, Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde rakibine 1 milyon oy fark atan partimizin başarısını sindireceksiniz. Öyle ya da böyle sindireceksiniz. Siyasal depresyonlarınıza, yargıyı alet ederek, çeşitli kılıflara sarılan siyasi operasyonlarınızla bu milletin gözünü boyamanıza dün de izin vermedik bugün de vermeyeceğiz.” şeklinde tepki gösteri.
EKREM İMAMOĞLU VE İŞ DÜNYASINA GÖZDAĞI
Ekrem İmamoğlu, bir programda İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ailesiyle ilgili kullandığı ifadeler nedeniyle, “tehdit” ve “terörle mücadele eden kişileri hedef göstermek” ve katıldığı bir programda, bilirkişi S.B. hakkındaki iddiaları sonrası başlatılan “bilirkişiyi hedef göstermek” suçlarından hakkında başlatılan soruşturma kapsamında ifadeye çağrılmıştı. İmamoğlu’nun siyasi arenadan uzaklaştırılması için adalet mekanizmasının araçsallaştırıldığına dair yaygın bir kanı var. İmamoğlu’na yönelik yargı tacizi, halkın seçme hakkına açık bir müdahale olarak değerlendiriliyor.
Bunun yanında, iş dünyasının önde gelen isimlerinden TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras, hükümeti eleştirdiği için yargının hedefi haline geldi. “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” ve “yalan bilgi yayma” gibi soyut suçlamalarla soruşturma açılması, bağımsız seslerin susturulmak istendiğinin bir başka göstergesi oldu. İktidarın, iş dünyasını da hizaya çekmeye çalıştığı bu süreç, ekonomik ve siyasi baskının derinleştiğini gösteriyor. (Bu yazı yazıldıktan sonra TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ve Ömer Aras gözaltına alındı.)
BASKI REJİMİNİN GÖLGESİNDE BİR ÜLKE
Muhalefete, gazetecilere ve iş dünyasına yönelik operasyonların sistematik bir baskı mekanizmasına dönüştüğü Türkiye’de, demokratik haklar hızla erozyona uğruyor. İnsan hakları örgütleri, bu tür baskınların toplumda korku iklimi yaratmayı amaçladığını ve otoriter yönetimlerin tipik uygulamaları arasında yer aldığını vurguluyor.
Türkiye’de yeni bir travma türü olarak ortaya çıkan şafak baskınları, toplumun her kesiminde derin bir güvensizlik yaratıyor. Yargının bağımsızlığını kaybettiği, hukukun sadece belli gruplara karşı bir silah olarak kullanıldığı bu süreçte, demokratik değerler ve temel insan hakları giderek daha büyük bir tehdit altına giriyor.




















