(The Turkish Post) – HATİCE YILDIZ
“Bu gezegende herkesin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar kaynak var ama herkesin açgözlülüğünü karşılayacak kadar yok.”
— Mahatma Gandhi
Ankara Adalet Sarayı’nın sadece 100 metre ilerisinde, Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’ne ait mütevazı bir market var. Ankara’nın dondurucu kış soğuğunda ya da kavurucu yaz sıcağında, sabahın erken saatlerinde bu marketin önünden geçenler Necatibey Caddesi’ne kadar uzanan sessiz bir insan kuyruğuyla karşılaşır. Kimi emekli, kimi çalışan, kimi genç, kimi ise ömrünün son yıllarındaki yaşlı yurttaşlarımız… Saatlerce o kuyrukta bekleme nedenleri bir koli ucuz yumurta alabilmek. Marketin açılması ile birlikte bir kamyon yumurta kısa bir zaman için tükeniyor. O gün sıranın arkasında kalan yumurta kalmadığı için yarın tekrar bu defa daha erken gelerek sıraya giriyor. Bu her gün yaşanıyor. Başkentin göbeğinde, adliye binasının yanı başında.
Bu ülkenin adalet sarayının hemen yanı başında yaşanan bu dramatik sahne, soyut hukuk teorisinin sokağa ve halkın mutfağına nasıl yansıdığını gösteren somut bir fotoğraf. Adliyenin yanı başında yaşanan bu sahneyi, yukarıdan bir yerlerden fotoğraflamayı ve mümkünse bu fotoğrafların tüm adalet saraylarına asılmasını hep çok istedim. Çünkü biliyorum ki; bir koli yumurtayı 30-40 TL ucuza almak için insanını kuyrukta bekleten sistemden yargı da sorumlu ve belki de başat sorumlu. Hukukun gücünün zayıfladığı, denetim mekanizmalarının işlevsizleştirildiği her gün, yurttaşın cebindeki paranın satın alma gücü eriyor, kamunun ortak zenginlikleri ise elden bir bir kayıp gidiyor. Hukukun Üstünlüğü ve Uluslararası Şeffaflık Örgütü endekslerinde her yıl zirveyi paylaşan Norveç, Danimarka veya İsveç gibi gelişmiş demokrasilerin başkentlerinde böyle kuyruklar göremezsiniz. Çünkü o ülkelerde, kamu kaynaklarının yönetilmesinde şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü sarsılmaz bir ilke olarak uygulanıyor. O ülkelerde halk, ödediği vergilerin ve geçmişten devralınan kamu varlıklarının nereye, nasıl ve hangi koşullarda harcandığını kuruşu kuruşuna biliyor ve bir usulsüzlük gördüğünde ise bağımsız yargı önünde hesabını soruyor.
Peki bizde durum ne? Dünya Adalet Projesi’nin (WJP) 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi verilerine göre Türkiye 143 ülke arasında 118. sıraya geriledi. Türkiye, hukukun üstünlüğünün en hızlı ivme kaybettiği ülkelerden biri oldu. Endeksin en kritik alt başlığı olan ‘Hükümet Yetkilerinin Sınırlandırılması’ —yani yürütme erkinin bağımsız yargı, parlamento, Sayıştay ve sivil toplum tarafından ne ölçüde denetlenebildiği— alanında ise 136. sıraya kadar düştü. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 2013 yılında 50 puanla 53. sırada yer alan Türkiye, 2025 yılında 31 puanla 124. sıraya geriledi. Bu veriler bize sistemin fren mekanizmalarının devre dışı kaldığını kanıtlıyor.
Freni patlamış, denetimden muaf ve gücü tek elde toplamış bir yönetim yapısında, nesiller boyu biriken fabrikaları, limanları, enerji santrallerini, iletişim şebekelerini ve devasa kamu arazilerini satmak hukuki bir engelle karşılaşmadan saniyeler içinde alınabilecek sıradan bir idari kararla mümkün oluyor.
Hesap verebilirliğin olmadığı bir yerde elbette şeffaflık da barınamaz. Şeffaflık Derneği’nin Türkiye’deki siyasi dürüstlük ve kamusal denetim üzerine yaptığı araştırmalar, siyasetçilerin mal beyanlarının halka tamamen kapalı olduğunu ve siyasetin finansmanında gerçek zamanlı bir denetim bulunmadığını gösteriyor. Bu kapalı kapı rejimi, Kamu İhale Kanunu’ndaki duruma/kişiye özel yasal değişiklikleri ve ‘aciliyet’ veya ‘milli çıkar’ kılıfıyla devreye sokulan muafiyetlerle birleştiğinde, milyarlarca dolarlık kamu varlıkları açık pazar ilkelerine göre değil, adrese teslim yöntemlerle dar sermaye gruplarına devredilebiliyor.
Satılan Sadece Şirketler-Fabrikalar mı? Yoksa Geçmiş Neslin Emaneti, Gelecek Neslin Serveti mi?
1 Ocak 2002 ile 7 Eylül 2026 tarihleri arasını kapsayan 24 yıllık dönemde Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca halkın fedakârlıklarıyla inşa edilen kamu sınai ve ticari varlıklarının büyük bir kısmının el değiştirdiği devasa bir özelleştirme dalgasına tanıklık etti. Bu süreçte uygulanan yöntemler; blok satışlar, varlık ve işletme devirleri, kamu paylarının azaltıldığı halka arzlar ve uzun süreli imtiyaz hakkı devirleri olarak çeşitli biçimlerde yaşandı.
Türkiye sanayisinin belkemiğini oluşturan ve her biri kendi sektöründe amiral gemisi niteliğinde olan dev kamu kuruluşları bu dönemde blok satışlarla devredildi.
- Türk Telekom (2005): %55 kamu hissesi blok satışla devredildi. 2003’ten itibaren ÖİB tarafından yeniden yapılandırılan kurumun özelleştirme sonrasında borçlandırılması, hisselerin bankalara ve nihayetinde Türkiye Varlık Fonu’na devredilmesiyle sonuçlanan süreç, kamu kaynaklarının yönetimi açısından tarihsel bir ders niteliğinde. (2008’de %15 hisse de halka arz edilmiştir).
• TÜPRAŞ (2005–2006): Türkiye’nin en büyük rafinaj gücü olan TÜPRAŞ’ın %51 kamu hissesi blok satışla devredildi. - PETKİM (2008): Petrokimya sektörünün öncüsü PETKİM’in %51 kamu hissesi blok satış yöntemiyle özel sektöre aktarıldı.
- ERDEMİR (2005–2006): Demir-çelik devinin %46,12 oranındaki kamu hissesi OYAK’a devredildi.
• TEKEL İşletmeleri: TEKEL’in Alkollü İçkiler Bölümü 2004 yılında varlık ve markalarıyla satılırken; Sigara ve Tütün Bölümü 2008 yılında satılarak kamunun bu alandaki varlığı tamamen sonlandırıldı.
• Maden ve Gübre Tesisleri: Eti Alüminyum (2005), Eti Bakır Samsun İşletmesi (2004), Eti Krom (2004), Karadeniz Bakır İşletmeleri Samsun Tesisi (2004), İGSAŞ İstanbul Gübre Sanayii (2004), TÜGSAŞ Gemlik, Kütahya ve Samsun Gübre Fabrikaları (2004–2005) tamamen özel sektöre aktarıldı.
Şeker fabrikaları, bulundukları kentlerde sadece şeker üreten sanayi tesisleri değildi; çiftçinin pancar ekimini, nakliyecinin işini, besicinin küspe tedarikini ve kırsal kalkınmayı ayakta tutan entegre ekosistemlerdi. 2004 yılında Kütahya ve Adapazarı Şeker Fabrikaları ile başlayan süreç, 2018 yılında radikal bir boyuta ulaşmıştı. 2018 yılında Türkşeker’e ait 25 fabrikadan 10 tanesi —Afyon, Alpullu, Bor, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Kırşehir, Muş ve Turhal Şeker Fabrikaları— tek kalemde özel sektöre devredildi. Geriye kalan 15 fabrika kamu bünyesinde tutulsa da yapılan devirler bölgesel tarım ekonomisinde ve nişasta bazlı şeker kotaları karşısında yerli üreticide kalıcı tahribat yarattı.
Enerji alanında da mülkiyet ve işletme hakkı devirleri birbirini izledi. Türkiye’nin elektrik dağıtım altyapısı 21 ayrı bölgeye bölündü ve 2008–2013 yılları arasında tamamı (AYEDAŞ, BEDAŞ, Toroslar, Dicle, Gediz, Sakarya – SEDAŞ, Uludağ, Yeşilırmak – YEDAŞ, Vangölü vb.) özel şirketlere devredildi.
Üretim tarafında ise dev termik santraller kömür sahaları, maden ruhsatları ve yardımcı tesisleriyle birlikte satıldı. Hamitabat Doğalgaz Santrali (2013), Seyitömer (2013), Kangal (2013), Çatalağzı (2014), Yatağan (2014), Yeniköy (2014), Kemerköy (2014), Orhaneli (2015), Tunçbilek (2015) ve Soma B Termik Santrali (2015). Buna ilaveten EÜAŞ’a bağlı Menzelet, Kılavuzlu, Tortum, Tercan, Kuzgun, Mercan, İkizdere, Çıldır, Engil, Hasanlar gibi onlarca hidroelektrik santrali (HES) portföyler halinde özelleştirildi.
Mersin Limanı (2007), Samsun (2010), Bandırma (2010), İskenderun (2011), Derince (2015), Tekirdağ (2018), Salıpazarı-Galataport sahası (2013–2014) ile Çeşme, Kuşadası, Trabzon ve Antalya limanları 30 ila 49 yıllık sürelerle özel işletmecilere devredildi.
SEKA Kağıt Fabrikaları: Balıkesir, Kastamonu, Aksu ve Taşucu işletmeleri satıldı, SEKA İzmit işletmesi ise Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne devredildi.
Bu denli yoğun özelleştirmeler genellikle aynı gerekçe ile topluma sunuldu: “Bu kurumlar zarar ediyordu, devlete yüktü, sattık kurtulduk.” Oysa iktisat bilimi ve kamu yönetimi disiplini açısından bu savunma, sistemsel başarısızlıkların üzerini örten sığ bir gerekçeden ibarettir.
Öncelikle sorulması gereken temel soru şu: Bir kamu kuruluşu neden zarar eder? Eğer bir fabrika veya teşekkül kötü yönetim, ehliyetsiz ve liyakatsiz siyasi kadrolaşma, gerekli teknolojik yatırımların kasıtlı olarak yapılmaması veya bilerek değersizleştirilme süreçleri nedeniyle zarara uğratılmışsa; bunun faturasını kurumu satarak halka kesmek yönetsel bir sorumluluk mudur, yoksa sorumluluktan kaçış mıdır? Zarar ettiren kararları alan yöneticilerden hesabı sorulmadan kurumu elden çıkarmak, kamu zararını meşrulaştırmak değil midir?
Önemli bir nokta: kamu kuruluşları bilançolarındaki kâr-zarar rakamlarından ibaret görülebilir mi? Zira elektrik dağıtımı, iletişim, limanlar, madenler, şeker fabrikaları ve ulaşım altyapısı gibi stratejik alanlar; ülkenin ekonomik bağımsızlığı, arz güvenliği, bölgesel gelişmişlik farklarının giderilmesi ve sosyal adalet bakımından hayati işlevler üstlenir. Düzenli kâr üreten ve piyasayı dengeleyen bir kamu varlığının satılması, devlete tek seferlik bir bütçe geliri sağlasa da gelecek yıllardaki sürekli kazançtan ve kamu adına fiyat denetim gücünden kalıcı olarak vazgeçilmesi anlamına gelir.
Özellikle elektrik ve iletişim gibi doğal tekel niteliğindeki alanlarda devlet tekelinin kaldırılarak yerine denetlenemeyen özel tekellerin kurulması, vatandaşa rekabet veya ucuz hizmet getirmedi, aksine çoğu zaman yüksek faturalar, yetersiz altyapı yatırımları ve kamu gücünün yerini özel sermaye gücünün almasıyla sonuçlandı.
Elbette özelleştirme uygulamaları bir tek Türkiye’de yaşanmıyor. Gelişmiş batı demokrasilerinde de özelleştirme kararları alınıyor. Ancak Türkiye ile gelişmiş demokrasiler arasındaki temel fark, kararın niteliğinden çok, o kararın hangi denetim süzgeçlerinden geçtiği ve bir hata yapıldığında bağımsız kurumların bunu nasıl ifşa edebildiği. Bu noktada birkaç örnek vermekte fayda var.
İngiltere’de 500 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan posta idaresi Royal Mail’in 2013 yılındaki özelleştirilmesi, uluslararası literatürde önemli bir örnek. Bu örnekte satış kararı bir gecede alınmamış; parlamentoda aylarca tartışılmış, yasal çerçeve hazırlanmış ve hisselerin bir kısmı çalışanlara dağıtılarak halka arz yöntemi uygulanmıştır.
Ancak Royal Mail hisseleri 330 peni fiyatla halka arz edildikten sonraki ilk işlem gününde %38 tırmanarak 455 peniye ulaşması üzerine kamu varlığının gerçek piyasa değerinin en az 750 milyon sterlin altında satıldığı tartışmasını doğurmuş, İngiltere Ulusal Denetim Ofisi (National Audit Office – NAO) derhal bağımsız bir soruşturma başlatmış, hazırladığı sert raporda hükümetin aşırı ihtiyatlı davranarak kamuyu zarara uğrattığını belgelemiştir. Avam Kamarası komisyonları, ilgili bakanları ve bürokratları canlı yayında sorgulamış ve süreç toplumun gözü önünde şeffaflıkla hesaplaşmaya dönüşmüştür. Bu örnek gösteriyor ki: Hukuk devleti hatayı tamamen engellemese de hatanın üzerinin örtülmesini imkânsız kılar.
Fransa’da da durum farklı değil. Kamu varlıklarının elden çıkarılmasında anayasal düzeyde koruma mekanizmaları mevcut. Fransa Anayasa Konseyi, kamu mallarının gerçek değerinin altında devredilemeyeceğini ve alıcılar arasında ayrıcalık yaratılamayacağını bir anayasal ilke olarak kararlaştırmıştır.
Bu doğrultuda kurulan bağımsız ‘İştirakler ve Devirler Komisyonu’, satışı planlanan her kamu şirketinin borsa değerini, varlıklarını, gelecekteki kârlılığını ve stratejik önemini inceleyerek asgari bir taban fiyat belirler. Hükümet, satış kararını siyaseten verse bile, bu komisyonun belirlediği asgari değerin altında hiçbir kamu malını satamaz. Tüm değerleme raporları, gerekçeler ve ihale şartnameleri kamuoyunun, basının ve muhalefetin incelemesine eksiksiz şekilde açılır.
Dünyanın en yüksek yaşam standartlarına ve güçlü piyasa ekonomisine sahip Norveç’te devlet; enerji, petrol, iletişim, finans ve doğal kaynaklar alanındaki dev şirketlerde kamu payını kararlılıkla koruyor. Norveç hükümeti her parlamento döneminde Meclis’e ‘Devlet Sahiplik Raporu’ sunuyor. Bu raporda ‘Devlet bu şirkette neden ortaktır? Kamu sahipliği kamu yararına ne katmaktadır?’ soruları tek tek yanıtlanır. Bir satış teklifi gelirse, önce kamuda kalmanın uzun vadeli getirisi ile satışın bir defalık geliri bağımsız simülasyonlarla karşılaştırılır. Kamu mülkiyeti peşinen verimsiz ilan edilmiyor, korunmaya, verimli hale getirmeye odaklanılıyor.
İngiltere örneği, hatalı bir satışın bağımsız denetimle açığa çıkarılabileceğini, Fransa örneği, kamu malının değerinin altında satılmasına karşı kurumsal-yasal güvencelerin mevcudiyetinin değerin altına satışlara izin vermediğini, Norveç örneği ise gelişmiş bir piyasa ekonomisinin stratejik kamu mülkiyetini koruyarak onları özelleştirmeden de müreffeh bir ülke olunabileceğini gösteriyor.
Gelişmiş ülke örnekleriyle kıyaslandığında Türkiye’deki özelleştirme pratiği ise denetim kurumlarının sistemli bir şekilde etkisizleştirildiği bir tabloyu gözler önüne seriyor. Ne hatalı-değerinin altında bir özelleştirme için hesap veren var, ne etkin olarak denetleyen var. Millet adına egemenlik hakkını kullanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, milyarlarca dolarlık özelleştirme süreçlerinde bilgilendirilen ve denetleyen asli makam olmaktan çıkarılmış, kararların yürütme erkinin -nasıl ve neden aldığı şeffaf olarak bilinmeyen- idari tasarruflarıyla alındığı bir süreç olarak yürütülüyor.
Aynı şekilde Sayıştay’ın denetim yetkilerinin daraltılması, özelleştirme ihaleleri öncesindeki değerleme raporlarının ‘ticari sır’ kılıfı arkasına gizlenmesi ve satış sonrasında alıcı şirketlerin yatırım, istihdam ve üretim taahhütlerine uyup uymadığının kamuoyuna açıklanmaması, süreci demokratik meşruiyetten yoksun bırakıyor.
Hesap verebilir yönetimlerde kamu malı, iktidarın serbestçe tasarruf edebileceği bir mülk olarak görülmez zira hükümetler bu varlıkların sahibi değil, belirli bir süre için yöneticisi ve emanetçisidir ve toplum bunun idrakindedir. Bizde ise toplum, o malların kendilerine ait olduğunun, vatandaştan toplanan vergilerle inşa edildiklerinin tam olarak idrakinde değil. O malların “devlet” adını verdiği bir mekanizmaya ait olduğunu zannediyor. Oysa kamu malları toplumun ortak servetidir ve siyasi iktidarların dilediğince tasarruf edebilecekleri şahsi mülkleri değildir. Bu varlıklar, geçmiş kuşakların alın teri ve birikimleriyle kurulmuş, bugünkü kuşağa emanet edilmiş ve gelecek kuşakların da üzerinde hakkı bulunan ortak vatan servetidir.
Zannediyorum, o kuyruklarda beklenmeyen, insan onuruna yaraşır bir ülkenin inşasının ilk adımı, “idrak” üzere yaratılmış tek canlı türü olduğumuzun farkına varmaktan ve buna göre hareket etmekten geçiyor.
Hakikatten ayrılmayanlara selamlarımla.
























