(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Dünya Sağlık Örgütü’nün son küresel kanser raporu, önümüzdeki yıllarda kanserin dünya genelinde çok daha büyük bir sağlık yüküne dönüşeceğini ortaya koyuyor. Rapora göre yıllık yeni kanser vakası sayısı 2024’teki 20,6 milyondan 2050’de 35 milyona yükselecek. Bu artışta nüfusun yaşlanması, dünya nüfusunun büyümesi ve sigara, alkol, hareketsiz yaşam ile fazla kilo gibi önlenebilir risk faktörlerinin yaygınlığı etkili olacak. Ancak raporun işaret ettiği asıl sorun, vaka sayılarındaki yükselişten çok, bu yükün ülkeler arasında son derece eşitsiz biçimde yaşanacak olması.
Kanser artık yalnızca bireysel bir hastalık değil, sağlık sistemlerinin kapasitesini ve sosyal devletin gücünü test eden küresel bir mesele haline geliyor. DSÖ’ye göre dünya nüfusunun yüzde 92’si hayatının bir döneminde ya kendisi ya da yakın bir aile üyesi üzerinden kanserle karşı karşıya kalacak. Bu tablo, hastalığın artık dar bir hasta grubunun değil, doğrudan toplumların tamamını ilgilendiren bir sorun olduğunu gösteriyor.
Rapordaki en çarpıcı noktalardan biri, tedaviye erişimdeki uçurum. Meme kanserinde yüksek gelirli ülkelerde sağkalım oranı yüzde 85’in üzerine çıkarken, düşük gelirli ülkelerde bu oran yaklaşık yüzde 40 seviyesinde kalıyor. Aradaki fark, tıbbi bilginin eksikliğinden değil erken teşhis imkanları, tarama programları, patoloji hizmetleri, radyoterapi altyapısı ve ilaç erişimindeki eşitsizliklerden kaynaklanıyor. Yani bugün kanser karşısında kimin yaşama şansının daha yüksek olduğu, büyük ölçüde hangi ülkede doğduğuna ve nasıl bir sağlık sistemine erişebildiğine bağlı.
Bu eşitsizlik, kanser tedavisindeki bilimsel ilerlemenin herkese aynı ölçüde yansımadığını da gösteriyor. Son yıllarda hedefe yönelik tedaviler, immünoterapiler ve gelişmiş tanı yöntemleri kanser bakımında önemli ilerlemeler sağladı. Buna rağmen düşük ve alt-orta gelirli ülkelerde temel kanser ilaçlarına erişim hâlâ sınırlı. Bazı ülkelerde sorun yalnızca yeni nesil tedavilere ulaşamamak değil, temel radyoterapi altyapısının bile yetersiz olması. Bu durum, kanserin sadece biyolojik bir hastalık değil, aynı zamanda sağlık yatırımı, kamu bütçesi ve gelir dağılımı meselesi olduğunu ortaya koyuyor.
Raporda öne çıkan bir diğer başlık, kanserin önemli bölümünün önlenebilir olması. DSÖ’ye göre yeni kanser vakalarının yaklaşık yüzde 37’si önlenebilir nedenlerle bağlantılı. Tütün kullanımı en büyük risk faktörü olmayı sürdürürken, alkol tüketimi, obezite, fiziksel hareketsizlik ve bazı enfeksiyonlar da tabloyu ağırlaştırıyor. Bu nedenle kanserle mücadele yalnızca hastanelerde verilen tedaviyle sınırlı değil tütün ve alkol politikalarından aşılama programlarına, sağlıklı beslenmeden tarama hizmetlerine kadar geniş bir halk sağlığı stratejisi gerektiriyor.
Kanserin ekonomik etkisi de en az tıbbi boyutu kadar ağır. Birçok ülkede hastalar ve aileleri yüksek tedavi maliyetleri nedeniyle ciddi maddi yük altında kalıyor. Tedavi süreci, gelir kaybı, işten ayrılma, bakım sorumluluğunun aile içine yıkılması ve borçlanma gibi sonuçlar doğurabiliyor. Bu da kanseri yalnızca ölüm riski taşıyan bir hastalık olmaktan çıkarıp, aynı zamanda yoksullaştırıcı bir toplumsal soruna dönüştürüyor.
Önümüzdeki yıllarda dünya daha fazla kanser vakasıyla karşılaşacak, ancak asıl belirleyici olan bu artışa nasıl hazırlanılacağı olacak. Eğer ülkeler önleme politikalarını güçlendirmez, erken teşhis imkanlarını yaygınlaştırmaz ve tedaviye erişimi kamusal güvence altına almazsa, 2050’ye giden süreçte yalnızca vaka sayıları değil, sağlık eşitsizlikleri de büyüyecek. DSÖ raporunun verdiği temel mesaj net: Kanserle mücadelede mesele yalnızca yeni tedaviler geliştirmek değil, mevcut bilgi ve imkanları herkes için erişilebilir hale getirmek.





















