(The Turkish Post) – TUNA CEVHER
Erzurum’da mazot, gübre ve artan üretim maliyetlerinden şikâyet eden bir çiftçinin Cumhurbaşkanı’na seslenerek dile getirdiği sorun, Türkiye tarımının uzun süredir karşı karşıya olduğu temel bir çelişkiyi yeniden gündeme taşıdı. Üretici, toprağı işlemek ve ürün yetiştirmek için her sezon daha fazla harcama yaparken hasat sonunda elde ettiği gelir, çoğu zaman yaptığı masrafları karşılamaya yetmiyor. Şeker pancarından çeltiğe, üzümden sebze ve meyveye kadar farklı ürünlerde gündeme gelen fiyat tartışmaları, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Çiftçinin en büyük sorunlarının başında üretim maliyetlerindeki artış geliyor. Mazot, gübre, tohum, zirai ilaç, sulama, elektrik ve işçilik giderleri üretimin her aşamasında üreticinin karşısına çıkıyor. Üstelik çiftçi, bu harcamaların önemli bir bölümünü ürününü henüz satmadan yapmak zorunda. Hasat döneminde fiyatların beklentilerin altında kalması veya ürünün pazarda yeterli alıcı bulamaması ise üreticiyi borçla yeni sezona girmek zorunda bırakabiliyor. Böylece bir önceki sezonun borçları, bir sonraki üretim döneminin maliyetlerine ekleniyor.
Bu tablo, tarımda yalnızca üretim miktarının artırılmasının yeterli olmadığını gösteriyor. Rekoltenin yüksek olması, çiftçinin kazançlı bir sezon geçirdiği anlamına gelmiyor. Ürün bol olduğunda fiyatların gerilemesi, üretim maliyetleri yüksek olan çiftçiyi daha da zor durumda bırakabiliyor. Üretici daha fazla ürün yetiştirse bile satış fiyatı maliyetinin altında kaldığında gelir elde edemiyor; emeği, zamanı ve yaptığı yatırım karşılıksız kalıyor.
Şeker pancarı ve çeltik gibi ürünlerde alım fiyatları üzerinden yürütülen tartışmalar da bu sorunun önemli bir parçası. Üreticiler, açıklanan fiyatların artan mazot, gübre, elektrik ve diğer girdiler karşısında yetersiz kaldığını savunuyor. Üzüm üreticilerinin yaşadığı fiyat baskısı da benzer bir tabloyu ortaya koyuyor. Özellikle hasat döneminde ürününü bekletme imkânı sınırlı olan çiftçi, fiyatların yükselmesini beklemek yerine elindeki ürünü mevcut koşullarda satmak zorunda kalabiliyor. Satış fiyatının maliyetleri karşılamaması durumunda ise üretim yapmak, çiftçi açısından gelir elde etmekten çok borçları büyüten bir faaliyete dönüşüyor.
Tarımda yaşanan sıkıntı yalnızca tarladaki fiyatlarla da sınırlı değil. Üretici ürününü düşük fiyattan satarken tüketici aynı ürünü markette çok daha yüksek fiyatlarla satın alabiliyor. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin 1 Ekim 2026 tarihli verileri, eylül ayında limonun kilogram fiyatının üreticide 7 lira, markette 51,34 lira; havucun 11 liraya karşılık 48,16 lira; elmanın ise 21,66 liraya karşılık 73,20 lira olduğunu ortaya koydu. Bu farklar, üreticinin elde ettiği gelirle tüketicinin ödediği fiyat arasındaki mesafenin ne kadar büyüyebildiğini gösteriyor.
Üretici ile market arasındaki fiyat farkı, tek başına aradaki bütün kazancın aracılara gittiğini kanıtlamıyor. Nakliye, depolama, paketleme, fire, komisyon ve perakende giderleri de nihai fiyata yansıyor. Ancak üreticinin düşük satış fiyatından, tüketicinin ise yüksek raf fiyatından şikâyet ettiği bir sistemde tedarik zincirinin daha şeffaf hâle getirilmesi gerekiyor. Ürünün tarladan sofraya uzanan yolunda fiyatın hangi aşamalarda ve neden yükseldiğinin ortaya konulması hem çiftçinin gelirini hem de tüketicinin alım gücünü koruyacak politikalar açısından önem taşıyor.
Sorunun bir diğer boyutu, üreticinin gelecek sezona ilişkin kararları. Ektiği ürünün maliyetini karşılayamayan çiftçi, sonraki yıl üretimi azaltmayı veya daha az masraf gerektirdiğini düşündüğü ürünlere yönelmeyi tercih edebilir. Bu durum, kısa vadede çiftçinin zararını sınırlama çabası olsa da uzun vadede tarımsal üretimde dalgalanmalara ve bazı ürünlerde arz sorunlarına yol açabilir. Üretimden çekilen çiftçinin yeniden toprağa dönmesi ise borçlar, ekipman maliyetleri ve belirsiz piyasa koşulları nedeniyle kolay olmayabilir.
Bu nedenle tarım politikalarının yalnızca hasat miktarına ve açıklanan alım fiyatlarına odaklanması yeterli değil. Çiftçinin üretime başlamadan önce maliyetlerini öngörebilmesi, desteklerin zamanında ödenmesi, alım politikalarının üretim takvimine uygun yürütülmesi ve ürünlerin pazara erişiminin güçlendirilmesi gerekiyor. Kooperatiflerin ve üretici örgütlerinin pazarlama gücünün artırılması, depolama ve işleme altyapısının geliştirilmesi de çiftçinin ürününü hasat dönemindeki fiyat baskısına karşı daha iyi korumasına yardımcı olabilir. Bununla birlikte desteklerin etkili olabilmesi için bölgesel farklılıkların, ürün bazındaki maliyetlerin ve çiftçilerin borç yükünün dikkate alınması şart.
Erzurumlu çiftçinin feryadı bu açıdan yalnızca bir üreticinin yaşadığı ekonomik sıkıntıyı anlatmıyor. Aynı zamanda tarımsal üretimin hangi koşullarda sürdürülebileceğine ilişkin daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Çiftçi, bir sonraki sezon yeniden üretim yapabilecek ekonomik gücü bulabiliyor mu?
Çünkü tarımda asıl mesele yalnızca toprağın işlenmesi, ürünün yetişmesi veya hasadın tamamlanması değil. Üreticinin emeğinin karşılığını alabilmesi, borçlarını ödeyebilmesi ve gelecek yıl da üretime devam edebilmesi gerekiyor. Çiftçinin maliyetlerini karşılayamadığı, tüketicinin ise gıdaya yüksek fiyatlarla ulaştığı bir düzende sorun yalnızca tarım sektörünün değil, bütün ülkenin meselesi hâline geliyor. Üretimin devamlılığı, çiftçinin tarlada kalmasını sağlayacak ekonomik koşulların oluşturulmasına bağlı.






















