(The Turkish Post) – TOLGA YAVAŞ
Türkiye’de siyaset sahnesinde son yıllarda yaşananlar, insanı düşündüren bazı çelişkilerle dolu. Bir yanda yıllardır ülkenin en önemli meselelerinden biri olan Kürt sorununa dair, silahlı yapılarla müzakere masasına oturulabiliyor.
Öte yandan, demokratik süreçler içinde faaliyet gösteren ve geniş halk kesimlerinin desteğini alan siyasetçilere yönelik sert kampanyalar yürütülebiliyor. Bu durum, kamuoyunda ister istemez bazı soruları gündeme getiriyor: Şiddet yapanla konuşmak mümkünken, neden sözle gelen eleştiriye bu kadar tahammülsüz olunuyor?
Bu tabloyu izlerken, sinema tarihinden bazı kareler gözümüzün önüne geliyor. Özellikle Western türündeki bazı klasikler –örneğin High Noon ya da The Man Who Shot Liberty Valance– bu ikilemi çarpıcı biçimde işler. Bu filmlerde, kasabayı tehdit eden silahlı adamlara karşı durmaya çalışanlar çoğu zaman yalnız bırakılır. Güce dayanan tehdit bir şekilde “anlaşılabilir” bulunur, ama hukukla, sivil yollarla direnmeye çalışanlar dışlanır.
ŞİDDETİN KAYNAĞI OLARAK DEVLET…
Elbette mesele yalnızca sinema ya da Türkiye ile sınırlı değil. Siyaset kuramı bu çelişkiyi farklı kavramlarla açıklamaya çalışır. Carl Schmitt’in “istisna hali” kavramı, Gramsci’nin hegemonya anlayışı, Foucault’nun iktidar analizleri… Hepsi, iktidarın şiddeti nasıl yönettiğine, hangi tehditleri daha öncelikli gördüğüne dair önemli ipuçları sunar. Açık güç gösterisi, kontrol edilebilir olduğu için daha az tehdit sayılır; oysa halkın gönlünü kazanma potansiyeline sahip sivil alternatifler, düzenin meşruiyetini sorguladıkları için daha büyük bir risk olarak algılanır.
Bu noktada, Doğulu düşünür İbn Haldun’un devlet ve iktidar anlayışı da hatırlanmaya değer. Ona göre, iktidar çoğu zaman kaba güce ya da güçlü bir topluluk dayanışmasına –asabiyete– dayanır. Devletler zamanla halktan kopar, eleştiriyi düşmanlık sayar ve yalnızca zorla ayakta kalmaya çalışır. İbn Haldun, böylesi bir düzenin içten içe çürümeye başladığını ve sonunda yıkılacağını söyler. Bu çerçevede, şiddet üreten yapılarla müzakere edip, halkın desteğini alabilecek sivil alternatifleri bastırmak gibi görünen bugünkü çelişkiler, aslında iktidarın kırılganlaşan meşruiyetini koruma refleksiyle de açıklanabilir.
KHK’LILAR VE ŞİDDET KONUSU
Bu çerçevede, Türkiye’de Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ihraç edilen on binlerce kişinin durumu da dikkat çekici. Mahkeme kararı olmadan görevlerinden uzaklaştırılan bu yurttaşlar, büyük oranda şiddetle ilişkisi olmayan, çoğu zaman sadece farklı bir düşünce ya da aidiyet üzerinden değerlendirilmiş insanlar. Yargı süreci işletilmeden cezalandırılan bu kişiler, hukukun değil, siyasal reflekslerin hedefi haline geldi. Silahla değil, fikirle var olan bu kesimlere yönelik uygulamalar, sistemin sözle gelen itirazlara ne kadar tahammülsüz olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
“Vahşi Doğu” tanımı belki biraz iddialı ama düşündürücü: Şiddetle müzakere eden, sözle mücadele eden bir yapı.
Bu tabloyu çözümlemek, yalnızca siyaset mekanizmasını değil, aynı zamanda toplumun derin yapılarını anlamaya da kapı aralıyor.






















