(The Turkish Post) – TARIK GÜNDOĞAN
“Uzak nedir bildin mi, Eritre mi, Patani mi?” diye sorar şair…
Zannımca Türkçe’de terimsel anlamı açık olsa da zamana, mekâna, kişiye, duyguya veya duruma göre en geniş anlam yelpazesine sahip sözcüklerden biri…
Uzak…
Türkçe’de sıkça kullanılan, anlamı bağlama göre değişebilen zengin bir sözcük. Hem fiziksel mesafeyi hem de duygusal ya da soyut uzaklıkları ifade edebiliyor.
Çok farklı ve derin anlam katmanları olan bu kelime eski Türkçe’de “uz-” fiilinden türemiş. “Uz-” fiili, “uzamak” ya da “uzatmak” gibi anlamlar taşıyor. “Uzakta olan”, “erişilmesi zor olan”, “yakın olmayan” anlamlarına geliyor. Kelimenin kökü olan “uz-” fiili, zamanla farklı eklerle birleşerek bugünkü biçimini almış.
Ama Türk Dil Kurumu’nun tanımı değil, bugün benim “uzak” ile anlatmak istediğim… Uzak ve uzaklık sözcüklerinin acı dolu anlamları…
Bazı kelimeler yalnızca anlam taşımaz; bir hissi, bir özlemi, bazen de bir eksikliği taşır içinde. “Uzak” kelimesi de işte bu kelimelerden biri. İlk bakışta mesafeyi çağrıştırsa da, derinlerde çok daha fazlasını anlatır: bir ayrılığı, bir özlemi, belki de bir vedayı…
Ancak dilde ve hayatta, her şey yalnızca fiziksel olarak uzakta değildir. Zamanla, bu kelime ruh hâllerini, ilişkilerdeki boşlukları, kalpten kalbe olan mesafeleri de anlatır.
Annesi, babası başka bir kıtada olan bir kişi..Hergün ailesiyle telefonla ve hatta görüntülü olarak konuşabilirken, aradaki mesafeyi uzak diye tanımlayabilir miyiz?
Ya da eşi, çocuğu, babası veya en yakın arkadaşı cezaevindeyken onunla aynı şehirde olan bir kişi.. Yürüse, seslense ve hatta bağırsa sesini duyurabilecek kadar yakınken, aradaki mesafe uzak sayılır mı?
“Uzak” bazen bir coğrafyadır: başka bir şehir, başka bir ülke…
Şair Eritre diye tanımlamış uzaklığı ama biz daha çok Fizan diye de tarif ederiz “uzağı”, başka bir deyimle…
Anadolu’nun yaşlı insanlarının geçmişte yapmış oldukları bir uzak yolculuğu sıkça anlattıklarına şahit oluruz.
Balıkesir’de yaşayan bir kişinin, İzmir’de askerlik yapmış olması onun için uzaktır. Bu yüzden bu kadar uzağa gitmiş olmak, hep anlatılmaya değerdir.
Bazen de yanı başımızdaki bir insandır uzak olan: bir baba, bir sevgili, bir dost. Kalbimize yakın olan birinin ruhen bizden uzaklaşması, kilometrelerle açıklanamaz.
“Eskisi gibi değiliz” deriz bazen, bir dostumuza. Oysa aynı şehirde, aynı masadayızdır belki de. Ama gönül, artık başka bir yerdedir. Uzaklık burada başlar. Fiziksel mesafeden bağımsız, gözle görülmeyen bir “uzaklık”tır bu.
Aşk, genellikle yakınlıkla beslenir. Ama kimi zaman uzak kalmak da aşkı büyütür. Çünkü hasret, duyguyu keskinleştirir.
Bazen uzaklık, yalnızlığın diğer adıdır. İnsan kalabalıklar içinde bile kendini yalnız hissedebilir çünkü herkesin gürültüsü, onun sessizliğini örtemez. Dostluklar eskir, aile bağları gevşer, insanlar birbirinden uzaklaşır. Bu da görünmeyen ama hissedilen bir “uzaklık” yaratır.
Albert Camus der ki; “İnsanlar arasındaki en büyük mesafe, birbirini anlamayan iki kalp arasındadır”
Bu, uzaklık kavramının en derin anlamlarından biridir. Anlaşılmamak, anlaşamamak… Belki de en zorlu uzaklık budur.
“Uzak”, bazen bir özlemdir. Gidilmeyen bir yer, söylenmeyen bir söz, aranıp da konuşulmayan bir telefondur. “Uzaklık” ise kalbin hafif bir sızısıdır; geçmişte kalan bir yaz günü, hatırlanmaktan yorulmuş bir isim…
Ama yine de “uzak” olmak, “bitmiş” olmak değildir. Bazen uzaklıklar, yeniden yakın olmanın ilk adımıdır. Çünkü her uzaklık, içinde bir “yakınlaşma” ihtimali taşır.
Bazen “uzak diyarlarda” olmak, yeni başlangıçların çekirdeğidir…
Orhan Veli Kanık, “uzak” sözcüğünü hiç kullanmadan “uzaklığı” şöyle anlatmıştı mısralarında:
“Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.”
Bilmem ben anlatabildim mi?





















