(The Turkish Post) – TARIK GÜNDOĞAN
Avrupa Parlamentosu seçimlerine haftalar kaldı ve kıtanın siyasi pusulası hızla sağa kayıyor.
Fransa’dan Almanya’ya, Hollanda’dan İtalya’ya kadar birçok ülkede aşırı sağ ve faşizan çizgideki partiler, sandıktan güçlü çıkmaya hazırlanıyor.
Bu sadece Avrupa’nın iç dengeleri için değil, Türkiye için de ciddi sonuçlar doğurabilir. Fakat asıl kritik soru şu: Avrupa’da yükselen sağ otoriterlikle, Türkiye’deki AKP iktidarının kurduğu söylem benzerlikleri tesadüf mü?
Türkiye yıllardır Avrupa Birliği’yle üyelik süreci yürüten, insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti gibi kriterleri teoride benimsemiş bir ülkeydi. Ancak artık bu söylemlerin yerini, göçmen pazarlığı, enerji diplomasisi ve siyasi hesaplarla yürüyen çıkar odaklı bir dış politika aldı.
Erdoğan iktidarının Avrupa’daki muhatapları da değişti. Bir zamanlar Merkel, Macron, Juncker gibi merkez liderlerle ilişki kurulurken; bugün Macaristan’ın otokrat lideri Viktor Orbán ve İtalya’daki aşırı sağcı figürlerle paralel söylemler dikkat çekiyor.
Mülteci anlaşması: İnsan hakları mı, para mı?
2016’da imzalanan Türkiye-AB mülteci anlaşması, Erdoğan yönetimi için bir dış politika başarısı olarak sunulmuştu. Ancak bu “başarı”, Türkiye’yi Avrupa’nın sınır bekçisine dönüştürdü.
Bugün Brüksel’de aşırı sağcı partiler, bu anlaşmanın daha da sertleştirilmesini, Türkiye’ye yapılan yardımların kısıtlanmasını savunuyor. Ne yazık ki Ankara bu söylemlere yeterli bir karşı koyuş sergilemiyor; aksine, göçmen kartını hâlâ iç politikada ve diplomatik pazarlıklarda bir araç olarak kullanıyor.
Peki insan hakları nerede?
Gümrük Birliği ve vize serbestisi: Gerçek gündem mi?
AKP hükümeti zaman zaman Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve Schengen bölgesine vizesiz seyahat gibi başlıkları kamuoyuna “müjde” olarak sunuyor. Ancak AB içinde aşırı sağın güç kazandığı bir denklemde, bu tür kazanımlar neredeyse olanaksız hale geliyor. Daha da kötüsü, Türkiye’deki demokratik gerileme, basın özgürlüğü ihlalleri ve yargı bağımsızlığının yok sayılması, bu süreçlerin önündeki asıl engeller.
Bir Brüksel bürokratının ifadesi durumu özetliyor: “Biz Türkiye ile teknik değil, değerler üzerinden konuşmak istiyoruz. Ancak Ankara, her şeyi bir pazarlık konusu olarak görüyor.”
Türkiye hangi tarafta?
Avrupa sağa kayarken, Türkiye iktidarı bu değişimi bir tehdit olarak görmek yerine çoğu zaman sessizce alkışlıyor. Göçmen karşıtlığı, kültürel muhafazakârlık ve medyanın kontrol altına alınması gibi ortak eğilimler dikkat çekiyor.
Üstelik iktidar yanlısı medya, Avrupa’daki sol ve ilerici hareketleri küçümseyen, göçmen haklarını savunan siyasetçileri “ülke düşmanı” gibi gösteren haberlerle bu sürece katkı sağlıyor.
Ancak Türkiye toplumunun tamamı bu tabloyu onaylamıyor. Aksine, özellikle genç kuşaklar ve demokratik değerlere sahip çıkan çevreler, Avrupa’daki aşırı sağın yükselişinden rahatsız. Aynı şekilde, Türkiye’de hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü ve laikliği savunanlar için Brüksel’le sağlıklı bir ilişki hâlâ önemli.
Sonuç olarak:
Avrupa seçimleri, kıtanın hangi yöne evrileceğini gösterecek. Ama aynı zamanda Türkiye’ye de bir ayna tutacak: Demokrasi, adalet ve insan hakları gibi evrensel değerler uğruna mı bir dış politika yürütülecek; yoksa kısa vadeli çıkarlar uğruna otokratlarla ittifak mı kurulacak?
Bu seçim, sadece Avrupa’nın değil, Türkiye’nin de sınavı olabilir.






















